2 Mayıs 2017 Salı

AKIL ve ERDEM


Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi

     21. yüzyıla büyük bir dinamizmle giren Türkiye, iç ve dış siyasetteki özelliklerini gözden geçiriyor ve kendini uluslararası sistem içerisinde yeniden konumlandırmaya çalışıyor. Türkiye’nin çoğul modernite tecrübesini ve çok kutuplu küreselleşme sürecini fırsata dönüştürme çabası, aynı zamanda kendi tarih, medeniyet ve kültür birikimini esas almasını da zorunlu kılıyor. Son yıllarda siyasetten hukuk sistemine, ekonomiden dış politikaya farklı alanlarda yaşanan büyük dönüşüm, yeni bir Türkiye paradigmasının doğmaya başladığının işaretlerini veriyor. Bu süreçte Türkiye tecrübesini özgün kılan temel unsur, bir tarafta kendi köklerine dayanması, öbür tarafta dünyaya açık ufuk perspektifinden bakabilme imkanına sahip olmasıdır.
     Türkiye’deki değişimi tetikleyen ana dinamiklerin sadece uluslararası sistemde yaşanan gelişmeler yahut küreselleşme olduğunu iddia etmek hatalı ve indirgemeci bir hüküm olur. Hiçbir yapı sadece dış etkenlere bağlı olarak değişmez. Her değişimde iç ve dış etkenler vardır, etki oranları farklı olsa da.
     Türkiye’nin ben-tasavvurundaki dönüşüm, ülke içindeki ulusal sorunlarımıza nasıl yaklaştığımızı da belirliyor. Düne kadar tabu kabul edilen ve çözülemez addedilen pek sorun, dokunulmaz olma niteliğini yitiriyor. Din, devlet, birey, toplum, cemaat, kimlik, siyaset, kültür, sanat, özgürlük, demokrasi, insan hakları, şeffaflık kavramları üzerinden yapılan “büyük Türkiye tartışması”, yerel ile küreselin, tarih ile bugünün, gelenek ile modernliğin, birey ile cemaatin, dini olanla sekülerin, merkez ile çevrenin iç içe geçtiği bir zeminde cereyan ediyor ve yeni fırsatlara ve meydan okumalara kapı aralıyor. Türkiye’nin önündeki büyük fırsat, bu dinamizmi Farabi’nin “erdemli şehir” diye tarif ettiği sosyo-politik düzlemde ve geniş medeniyet tasavvuru içerisinde meczedebilme imkânına sahip olmasıdır.
     Bu tasavvuru hayata geçirebilmek için Türkiye’nin yeni bir muhayyileye ihtiyacı vardır. Çarpık modernleşme tarihimizin sırtımıza bindirdiği yüklerden kurtulmanın yolu, temel hak ve hürriyetleri esas alan, hesap verilebilirlik ve şeffaflık ilkelerine dayalı bir siyasi-hukuki sistemin inşa edilmesinden geçmektedir. Türkiye’nin darbelerle ve hukuk dışı müdahalelerle sekteye uğrayan inişli çıkışlı demokrasi tarihi, siyasi sistem tartışmalarını zorunlu kılmaktadır. Suiistimale açık, baskıcı ve totaliter bir sistem, insanın en temel hakları olan hayatının, aklının, hürriyetinin, nesebinin ve izzetinin korunmasını garanti altına alamaz.
     Hiçbir sistem, ne kadar mükemmel tanımlanırsa tanımlansın, bir dizi soyut kuraldan ibaret değildir. Trafik kuralları gibi temel sosyal kurallara bile uymak belli bir toplumsal olgunluğa, sorumluluk bilincine, sahiplenme duygusuna, mekân algısına ihtiyaç vardır. Doğru tanımlanan bir siyasi-hukuki sistemin yaşayan bir gerçeklik haline gelmesi, bireylerin ve toplumun o sistemin dayandığı ilkeleri kabullenmesine ve yaşatmasına bağlıdır. Siyasi sistem ve hukuk düzeni tartışmalarında ihmal edilen tarih, kültür, millet, gelenek, hafıza ve ortak tasavvur unsurları sistemin soyut kurallarından daha önemlidir. Sistemin dayandığı ilke ve kuralların insanların maşeri vicdanında, hafızasında, irfanında, tasavvurunda, muhayyilesinde neye tekabül ettiğini dikkate almak zorundadır.
     Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesi, değer merkezli ve erdemli bir toplumun inşası için gerekli olan zemini ifade eder. “özgürlükten” feragat etmeden “anlamlı” bir hayat yaşamak, modernitenin temel çıkmazlarından biridir ve bu ikilem, Türkiye’nin toplumsal ve moral tercihlerini kendi özgün şartlarında derinden etkilemeye devam etmektedir. Özgürlük ile anlam, seçme hürriyeti ile ilke, çoğulculuk ile düzen arasında denge kurabilen bir toplumsal muhayyile, bizi bu değerler arasında bir tercih yapma ikileminden kurtarır. Özgürlük, yenilik ve yaratıcılık adına geleneği, toplumu ve düzeni reddetmek bir seçenek olmaktan çıkar. Türk modernleşmesinin temel çıkmazı, Kant’ın “antinomi”lerine benzer ikilemler üretmesi ve bunların yarattığı krizlerden kurtulamaması olmuştur.
     Türkiye’nin yeni dinamikleri, genç nüfusu, demokratikleşme talebi, katılımcı kültürü, ekonomik potansiyeli, milli güvenliği, bölgesindeki etkinliği ve yükselen küresel profili, yeni toplumsal muhayyilenin doğuşunun işaretlerini vermektedir. Önümüzdeki on yıllarda Türkiye’nin temel mücadelesini, eski korkularından ve yüklerinden kurtulması ve yeni toplumsal muhayyile inşa etme çabası belirleyecektir. Bu yeni inşa süreci, aynı zamanda tarihimizle, Osmanlı’yla, Cumhuriyet’le gelenekle, modernlikle, Avrupa’yla, Ortadoğu’yla, Afrika’yla, mevcut dünya düzeniyle, siyasetle, ekonomiyle, küreselleşmeyle yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı tazammun etmektedir.
     Bu inşa sürecini başarıyla yürüten bir Türkiye, 21. yüzyıl dünyasında kendi sıkletiyle mütenasip bir konuma gelecek ve temel sorunlarını çözecek kapasiteye ulaşacaktır. Tarihinden gocunmayan, coğrafyasından kaçmayan, milletin aklına, irfanına ve vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır. Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesi, bu ülkenin gerçek potansiyelini ortaya koyacak ve onun “parçalanmış”, “mühtedi”, “sığıntı”, “Avrupa’nın hasta adamı”, “ayrık otu”, “travmatik” gibi sıfatlarla anılan bir ülke olmaktan çıkartacaktır.
     Türkiye’nin travmatik kimliklerden ve vehmi korkulardan kurtulması, zaman ve mekan tasavvurunun derinlik kazanmasını ve tarih ve coğrafyanın normalleşmesini sağlayacaktır. Fakat her inşa çabası, “buraya nasıl geldik?” sorusunun açık ve samimi bir şekilde tahlil edilmesine bağlıdır. Bunun için önce mevcut durumun ortaya çıkmasına neden olan tecrübeyi gözden geçirmemiz ve yakın tarihin bizi getirip bıraktığı noktaya dair sahici ve samimi bir muhasebe yapmamız gerekiyor.
     Türkiye, din (“irtica”) ve millet (“bölücülük”) korkularını aştığı oranda bir normalleşme süreci yaşamaktadır. Bazılarının vehmettiğinin aksine, Türkiye ne dini özgürlükler yayıldığı için teokratik bir devlet ve gerici bir toplum haline geliyor ne de etnik kimlikler ifade özgürlüğüne kavuştukça bölünüyor ve parçalanıyor. Aksine, Türkiye’nin temel sorunu yıllarca çağdaşlık, istikrar, düzen ve birlik-beraberlik adına temel özgürlük alanlarını baskı altına almaya çalışması olmuştur. Türkiye bu korkularından ve vehimlerinden kurtuldukça hem iç siyasetinde hem de dış politikasında normalleşiyor ve kendisiyle, tarihiyle ve coğrafyasıyla barışıyor. Zihin ve muhayyile dünyamızda hayata geçirmek zorunda olduğumuz bu büyük barış, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal potansiyelini tüm yönleriyle harekete geçirecek ve onu gerçek manada yükselen bir güç haline getirecektir.
     Bu noktada Türkiye devleti, bürokratı, siyasetçisi, askeri, aydını, kanaat önderi, din adamı, kısaca toplumun tüm aktörleriyle, kendi kendine ürettiği tüm korku ve vehimlerinden kurtulduğu oranda normalleşmekte ve kendine ve etrafına yeni bir özgüvenle ve açık zihinle bakabilmektedir. Türkiye siyasi ve ekonomik manada küçüldükçe toplumsal ve siyasi mekan daralmakta ve toplumsal ve farklılıklar bir çatışma unsuru haline gelmektedir. Bu yüzden Türkiye korku ve vehimlerinden kurtulurken aynı zamanda muhayyile kabiliyetini güçlendirmek ve açık ufkunu genişletmek durumundadır.
     Türkiye’nin zihin muhayyile dünyasının “normalleşmesi” aynı zamanda bir “norm”a kavuşması ve belli kural, ilke ve değerlere bağlı hale gelmesi demektir. Bu manada normalleşme, sıradanlaşmayı değil, yaşadığımız siyasi-sosyal tecrübenin belli bir atıf çerçevesinde anlam kazanmasını ifade eder. Türkiye’nin kendi tarihiyle ve coğrafyasıyla barışması, iç ve dış sorunlarını doğru tanımlamasına imkan sağlamakta ve yeni fırsat alanları sunmaktadır. İnsan hakları, birey-devlet ilişkisi, Kürt sorunu, Alevi kimliği, dini azınlıklar gibi temel sorunların çözüme kavuşturulması,  bu barış ve normalleşme süreciyle mümkün olacaktır.
Ahlak ve Hukuk İlişkisi
     Ahlak ile hukuk arasındaki ilişki toplum düzeninin temelini oluşturur. Bu ilişki erdemli bir toplum modeli açısından daha hususi ve ağırlıklı bir öneme sahiptir. Ahlak, iyi-kötü ve doğru-yanlış değerlerinin ortaya koyduğu tutum ve davranış kurallarını ifade eder. Ahlaki değerlerin öncelikli muhatabı bireydir. Zira adil olmak, iyilik yapmak yahut yalan söylememek gibi ahlaki normlar, bireylerin önce kendi vicdanlarında kabul etmeleri gereken değerlerdir. Fakat bu ahlaki kurallar toplum ve kamu düzeni için de bağlayıcı niteliklerdir ve hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında bir temel teşkil eder.
     Hukuk, bir otorite (örneğin devlet, din, aşiret konseyi, vb.) marifetiyle yasal ve bağlayıcı nitelik kazanan kurallar bütününü ifade eder. Hukuk ilkeleri açık-seçik ve evrensel, yani herkese uygulanabilir olmak zorundadır. Hukukun bu bağlayıcı niteliğini teminat altına alan, adil ve eşit uygulanmasını sağlayan, toplumun kabul ettiği temel otorite genellikle devlettir. Devletin bizatihi kanun koyucu ve hukuk koruyucu bir otorite olup olmadığı felsefi açıdan tartışmaya açıktır. Zira bir topluluğun birlikte yaşama iradesinden vücut bulan devlet, siyasi meşruiyetini ve hukuki gücünü onu var eden topluluktan alır. Devletin yasalaştırdığı ve uyguladığı hukuk kuralları son tahlilde bir topluluğun üzerinde ittifak ettiği ve benimsediği değerler ve kurallar bütünüdür. Devletin asli fonksiyonu bu ahlaki ve hukuki kuralların adil ve şeffaf bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır.



“Bitmemiş Bir Proje” Olarak Cumhuriyet
     Habermas, moderniteye yönelik anti-modernist ve post-modernist eleştirileri değerlendirirken bu tenkitlerin hatalı bir varsayımdan hareket ettiğini söyler. Ona göre modernite henüz “bitmemiş bir proje”dir. Modernite, aydınlanmanın başlangıçtaki ideallerinden sapmış ve köklerine aykırı bir şekilde totaliter ve kapalı bir ideolojik-siyasal sistem haline gelmiştir. Habermas, moderniteye iki beklenmedik unsurun “çelme taktığını” ve onu tökezlettiğini düşünür. Bunlar küresel kapitalizm ve araçsal rasyonalitedir. Küresel kapitalizm, sermaye birikimi ve emeğin metalaştırılması sayesinde adalet ilkesini sarsmış ve küresel düzeyde büyük haksızlıkların ve dengesizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uluslararası şirketler, tüketim kültürü ve çok uluslu şirketlerin yönettiği piyasa ekonomisi, küresel kapitalizmi modernitenin yegane ekonomi-politik sistemi haline getirmiştir. Bu birinci sapmadır.
     İkinci sapma, insanın aklını nasıl kullanacağı ve varlıkla nasıl ilişki kurduğu meselesiyle ilgilidir. Araçsal rasyonalite, “niçin?” sorusunun yerine “nasıl?” sorusunu ikame etmiş ve eylemlerimizin ontolojik temeli haline gelmiştir. “Neden” ve “niçin” sorularının tazammun ettiği gaye, hikmet, sebep, mana gibi temel kavramlar bir kenara bırakılmış; “nasıl” sorusunun cevapladığı fayda, iş görebilme, işlevsellik, verimliliği artırma, geçerlilik gibi hedefler üzerinde odaklanılmıştır. Bir başka ifadeyle, eylemlerimize anlam veren ilkelerin yerini iş yapma süreçleri ve prosedürler almıştır. Araçsal akıl, insan-tabiat ilişkisinden bilim ve teknolojiye, kültür yaşamından estetik kavramına kadar hayatın her alanını kapsadığı için, çağımızın siyaset, toplum, ekonomi, sanat kodlarını da belirlemekte ve her şeyi araçsal hale getirmektedir. Bu araçsallaşmanın nihai kertede neye hizmet ettiği sorusu da muğlaklaşmaktadır; zira araçların (medium-media) tanımladığı bir dünyada, araçsal ilişkilerin ötesinde ve üstünde düşünme ve hissetme imkanı giderek ortadan kalkmaktadır. Araçsal rasyonaliteye karşı Habermas, “iletişimsel rasyonalite” (communicative rationality) kavramını savunur ve aklın asli işlevini, sağlıklı ve açık bir iletişim ortamında yerine getirebileceğini söyler.
     Cumhuriyetin kapalı bir sistem haline getirilmesi ve bir millet değil devletçilik ideolojisine dönüştürülmesi, imparatorluğun ardından yeniden millet olma projesinin temel sapmalarından biridir. Milletin müşterek hafızasına, tarihine ve irfanına yabancılaşmış ve büroktratik elitizme indirgenmiş Cumhuriyet, hem Osmanlı-İslam geleneğine hem de Batı’nın eleştirel geleneklerine karşı kapalı bir sistem haline gelmiş ve kendini bu şekilde güvence altına altına almaya çalışmıştır. İslam medeniyetiyle ilişki kurmayı gericilik ve zaman-dışılık olarak kurgulayan kadrolar, aynı şekilde Batı’da ortaya çıkan Avrupa-merkezciliğe yönelik eleştirilere de zihinlerini kapatmışlardır. Modernitenin kendini aşma çabaları, Türk modernleşmesinin zayıf kökleri ve yüzeyselliği dikkate alındığında, Türkiye’de derin sarsıntılara yol açabilir ve yeni bir paradigma inşasını zorunlu kılabilirdi. Ülke içindeki siyasi güç mücadelesiyle birleştiğinde bu durum, Cumhuriyetin siyasi ve zihinsel olarak kapalı bir sistem haline gelmesi sonucunu doğurmuştur.
     Oysa köklü bir hukuk sisteminin, demokratik kurumlarının ve erdemli bir toplumun inşa edilmesi anlamında Cumhuriyet kapalı bir sistem değildir ve bu manada “bitmemiş bir projedir”. Bu bitmemişlik, Cumhuriyetin ve demokrasinin devam eden, sürekli gelişen, derinlik kazanan, yeni ufuklara açılan bir yönetim modeli olmasıyla ilgilidir. Tamamlandığını ve bittiğini iddia eden siyasi-toplumsal düzenler, kapalı bir sisteme dönüştüklerini ve sonlarının geldiğini de ifade etmiş olurlar. Bu yüzden bir tarafta tarihe ve toprağa dayanan, öbür tarafta bugüne ve geleceğe “açık ufuk” zaviyesinden bakabilen milletler kendi iç dinamiklerini muhafaza edebilir ve yeni meydan okumalar karşısında yeni inisiyatifler geliştirebilirler. Bir millet rejimi olarak Cumhuriyet, dinamizmini, uzviyetini ve hayatiyetini bu niteliğinden alır.
     Burada Cumhuriyetin dört temel unsurunu hatırlayalım: Cumhuriyet milletin iradesine, hukuk düzenine, bir vatan mefhumuna ve tarihi hafızaya dayanan siyasi düzenin adıdır. Bu dört unsur birbirini tamamladığı ve desteklediği ölçüde Cumhuriyet, millet-merkezli bir erdemli toplum hedefine yaklaşır. Bu unsurların doğru tanımlanması ve aralarındaki ilişkinin sağlam ve tutarlı bir zemine oturtulması, akıl ile gelenek, birey ile toplum, ahlak ile hukuk, değer ile özgürlük ve sistem ile aktör arasındaki dengeni kurulması açısından hayati öneme sahiptir.
     Bu dört unsur Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel yapı taşlarını oluştur. Bu dört unsurun birbirine yaklaştığı ve uyum içinde olduğu dönemlerde, Türkiye siyasi özgürlükler ve toplumsal dinamikler açısından büyük açılımlar yapabilmiş; bu değerlerin askıya alındığı ve yıprandığı dönemlerde ise Cumhuriyet olma vasfını büyük oranda yitirmiştir. Cumhuriyet dönemi siyasi tarihi, bu kurucu değerlerin genişleyip derinleşmesiyle daralıp kaybolması arasındaki mücadelenin tarihi olarak da okunabilir. Aynı şekilde Türkiye’nin düşünce ufku, Batı’yla ve dünya sistemiyle olan ilişkisi ve kendini dünyada konumlandırma biçimi, bu temel değerlere yüklediği anlamlara göre kabz u bast halleri içerisine girmiş ve med-cezirler yaşamasına neden olmuştur.
Bir Medeniyet Muhasebesine Doğru
     Mekanistik medeniyet anlayışının yarattığı sorunlara dikkat çeken Jeremy Rifkin, alternatif bir tez olarak “empatik medeniyet” kavramını geliştir ve “homo sapien artık homo empaticus’a dönüşüyor” der. Aydınlanmanın rasyonalist filozoflarının zannettiğinin aksine insan sadece hesapçı bir akıl, narsistik bir ben-algısı, çıkarcılık ve ayakta kalma güdüsüyle hareket eden bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda hisseden, merhamet eden, başkaları için kaygı duyan, özveride bulunan, fedakarlık yapabilen, paylaşan, sosyal dayanışmaya ve etkileşime açık bir varlıktır. Günümüzün mekanistik-bireyci hayat anlayışı ve toplum düzeni, insanların birbiriyle empati kurmasını sağlayacak bir iklim sunmamakta, tersine insandaki bencil ve tahripkar özellikleri tahrik etmekte ve onları adeta bir yaşam şartı haline getirmektedir. Oysa insanın empati kurabilmesi, ötekine açılabilmesi insan oluşunun temel özelliklerinden biridir. Sonuç olarak, “empati kurmak medeni olmaktır”.
     Fakat Rifkin’in bu iyi niyetli girişimi, Kartezyen sübjektivizmin ve araçsal rasyonalitenin sınırlarını aşmak için yeterli değildir. Modern medeniyet anlayışının varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini köklü bir şekilde gözden geçirmeden kendini varlığın merkezinde gören insanın psikolojik repertuarına bir takım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine bilen öznenin ben-merkezci tutumunu daha da güçlendirecektir. Zira varlık hakkındaki bilgimizi düzeltmeden ahlaki erdemlere sahip olmak mümkün değildir. Çağdaş medeniyetin ürettiği fizikalist evren anlayışının aşılması, varlığın bütün olarak yeniden ele alınmasına ve Sadra’nın “varlığın evi” dediği gerçeklik düzeyinin yeni bir bilinç ile idrak edilmesine bağlıdır. Medeni olmak aynı zamanda eşyanın tabiatına uygun davranmak ve böylece adaleti tesis etmek ise, varlığın zati nitelikleri ve anlamı üzerinde yeni bir tefekkür süreci başlatmak gerektiği aşikârdır. İster tekil manada insanlık medeniyetini ele alalım isterse de çoğul manada farklı kültür ve medeniyetleri esas alalım, tarihin bundan sonraki seyri, nasıl bir varlık tasavvuruna ve medeniyet kavramına sahip olduğumuza göre şekillenecektir.

    
İslam, Şiddet ve Barış: Temel Kaynaklara Bir Bakış


Harita: Dünya Yaşayan Dinler Haritası



     Din, şiddetin kaynaklarından biri midir?
     Bu soru dinle bir şekilde ilişkili pek çok insanın zihnini meşgul etmektedir. Dini eleştirenler açısından bu sorunun cevabı genellikle olumludur ve bunun tarihsel örneklerini zikretmek kolaydır. Rene Girard’ın dinlerdeki kurban ibadetlerini şiddet eğilimleri olarak tasvir etmesinden farklı dini geleneklerin dışlayıcı iddialarına kadar pek çok şeye bakarak, dinlerin hem sosyal hem de teolojik düzeylerde şiddet ürettiği sonucuna varılabilir. Çoğu kez yapıldığı üzere, Ortaçağ Avrupa’sındaki Haçlı Seferleri veya engizisyon mahkemeleri veya İslam tarihindeki Cihat hareketleri göz önüne alınarak, her iki dini geleneğin tarihinin de, bir savaş, çatışma, şiddet, parçalanma ve zulüm tarihinden başka bir şey olmadığı iddia edilebilir. Baştan kabul edilmiş olan sonuç açıktır: İnsanlar dindar oldukları nisbette şiddete meyyaldir. O halde bu problemin çözümü, dünyanın kutsaldan arınmasıdır (de-sacralizastion). Dinlerin, özellikle de bazılarının, sekülerleştirilmesi, modernleştirilmesi gerekir ki böylece şiddet içeren özlerinden ve miraslarından kendilerini kurtarsınlar.
     Tayfın diğer ucunda ise dinden kaynaklanan şiddeti en iyi ihtimalle bir tezat ya da en kötü ihtimalle kendi dini inancının tahrifi olarak gören mümin vardır. Dinler şiddete davet etmezler. Aslında dini öğretiler barış yanlısıdır, gök ile yeryüzü arasındaki, Yaratan’la yaratılmış arasındaki kadim ahengi yeniden tesis etme amacı güderler. Ancak bazı dini öğretiler ve hisler, siyasi kazançlar uğruna şiddeti tahrik etmek üzere istismar edilir. Din adına şiddete başvurulur, fakat din şiddete müsamaha göstermez. Sekülarizm taraftarının dine karşı öne sürebileceği tek geçerli eleştiri, dinlerin kendilerini böyle istismar ve suiistimallerden koruyacak etkili yöntemler geliştiremedikleridir. Juergensmeyer’in modern dönemde dini kökenli şiddete dair kapsamlı çalışmasında da gösterdiği gibi, şiddet dini ve kültürel sınırlar tanımaz ve kolayca yer bulabilir. Her halükarda, kendi adlarına kuvvet kullanımını engellemenin yöntemlerini bulmakta başarısız oldukları müddetçe dinler hücuma maruzdurlar. Bu hücum, müntesiplerinin zihinlerine ve kalplerine barış ve şiddet-karşıtlığı bilincini yerleştirmekte başarısız oldukları zaman daha da acımasızdır. Kısaca, dinler bizatihi şiddet kaynağı olarak görülemez. Sadece onları kötüye kullanan bazı insanlardan bahsedilebilir.
     Her iki görüşün de kuvvetli delilleri vardır ve din ile şiddete dair önemli noktalara işaret ederler. Ancak her iki yaklaşım da dinin sabit bir tanımına dayandığı için eşit derecede hatalıdır. Ve her iki görüş de dinlerin farklı ve zengin tecrübelerini gelenekteki tarihsel bir kesite yahut görüşe indirgerler. İslam ve şiddetten yahut Hinduizm ve savaştan bahsederken, genellikle başvurulan yöntem kutsal metinlere bakıp, onların uygulamasından veya uygulanmamasından kaynaklanan tarihsel gerçeklerle metinleri karşılaştırmak ve çelişkilerini göstermektir. Kutsal metinle tarihsel uygulama arasında uygunsuzluk bulunan dönemleri, o dinin tarihindeki kırılma noktaları, yani mensuplarının o dinin metinlerinin vaaz ettiği ölçülere sadık kalmadığı anlar olarak tasvir ederiz.
     Her ne kadar bu yaklaşımın belli avantajları varsa da, bu yaklaşım dini metinlerin nasıl yorumlanıp mensuplarının gündelik tecrübelerinin bir parçası haline geldiğini dikkate almaz. Dini bakımdan bağlayıcı olan metinlerin, mensuplarının müşahhas tecrübeleri çerçevesinde nasıl okunduğuna, keşfedildiğine ve zenginleştirildiğine bakmak yerine, metni tarihten ayırırız ve metnin ve/veya bütün tarihin metinle ilgili temelinin tarihsel olarak masum olduğunu farz ederiz.
     Bu görüş, kutsal metinlerin merkezde olduğunu inkar etmek değildir. İslam söz konusu olduğunda, Hz. Peygamberin sünneti ile birlikte, Kur’an İslami dünya görüşünün ana kaynağıdır. Üzerinde konuşabileceğimiz farklı yorumlar son tahlilde tek bir metnin yani Kur’an’ın yorumlarıdır. Sufi, Hanbeli, Vahhabi yahut modernistler tarafından farklı şekillerde okunan tek bir metin vardır ortada. Hz. Peygamberin sünnetinin İslami dünya görüşünün ve dini hayatın bir parçası olması, kutsal metnin Müslümanların müşahhas tecrübeleri çerçevesinde okunup yorumlandığını teyit eder. Aslında, daha sonraki kuşakların manevi ve ahlaki örnekleri haline gelmiş olan ilk Müslümanlar Kur’an’ı Hz. Peygamberin rehberliğinde ve öğretmenliğinde bu şekilde öğrenmiştir.
Siyasi-Hukuki Bağlam: İslam Fıkhı ve Barış Sorunu
     Savaş, barış, cihat, dini azınlıklar ve daru’l-İslam, daru’s-sulh, daru’l-ahd ve daru’l-harb gibi dini-siyasi bölümlemelere dair şer’i hükümler, İslam milletler hukukunun önemli bir parçasıdır. Bunların bağlamsal ve tarihsel yorumu, hem modern İslam araştırmaları hem de Müslümanların kendileri için önemli bir sorun teşkil eder. Hicri ikinci asırdan başlayarak fakihlerin bu konudaki görüşlerini tahlil ederken görülen son derece yaygın bir eğilim, bazı fakihlerin görüşlerini İslam’ın bütün zamanlara ve mekânlara uygulanabilir “sahih” (orthodox) yorumu diye sabitlemektir. İslam hukukunun Kur’an’ın ve sünnetin nihai otoritesine dayandığı teslim edilse de, hukuki kurallar olarak şeriat Müslüman alimlerin ve cemaatlerin farklı zaman ve şartlara uyum sağlamaları için onlara ciddi bir özgürlük ve hareket alanı verir. İlk dönemlerdeki Müslüman alimler, fakihler, müfessirler, hadis alimleri ve tarihçiler bu özgürlük alanının farkındaydılar ve böylece İslam’da çeşitli hukuk okullarının ve görüşlerin ortaya çıkıp gelişmesine katkıda bulundular. Ne var ki, şeriatın bu ‘adapte edici’ ve esnek tabiatı sadece Batı bilim camiasında değil aynı zamanda İslam dünyasında da önemli ölçüde göz ardı edilmiştir. Günümüz dünyasında da bu durum, şeriatın öğretilerinin ve dolayısıyla bizzat İslam’ın asli bir barış ve bir arada var olma kültürüne teminat vermediği şeklinde tekrarlanan sonuca götürmüştür.
     Savaş ve barışla ilgili olan geleneksel şeriat hükümlerinin hukuki-siyasi veçhelerini tahlil etmek içi, tartışmamızı birbiriyle ilişkili üç mevzu ile sınırlayacağız. Birincisi dahili ve harici saldırılara karşı Müslüman topluluğun kendini savunma hakkı ve ilk Müslümanların Mekke döneminin açık “pasifizm”inden Medine döneminin “aktivim”ine geçişidir. Bu mevzu zorunlu olarak saldırıya (offensive) veya savunmaya yönelik (defensive) savaş olarak cihat meselesini ve onun Batı geleneğinde jus ad bellum konusuyla olan ilişkisini gündeme getirir. İkincisi, bazı fakihlerin, yani İmam Şafi’i’nin ve Hanefi fakih Muhammed es-Serahsi’nin, Müslüman devletlerin dini sebeplerle toprak genişletmesinin meşruiyetiyle ilgili hukuki görüşlerinin siyasi bağlamıdır. Bazı çağdaş bilim adamları, Şafi’î’nin, inançlarından dolatı gayrimüslimlere karşı cihat yapılmasını meşru gören yorumlarını orantısızca abarttılar. Üçüncü mevzu, dini azınlıklara, yani zımmilere, İslam hukukunda nasıl muamele edileceği ve onun İslami gelenekteki dini çeşitlilik ve kültürel çoğulculukla ilgisidir.
Sosyo-Kültürel Bağlam: Çatışma, Bir Arada Var Olma ve Barış
     İslam muayyen bir kültürel kimlik formu emretmez. Bunun hem temel öğretilerden hem de tarihten kaynaklanan sebepleri vardır. İslam geleneğinde merkezi bir dini otorite veya din adamları sınıfı yokluğu, dini işlerin kamuya ait alanda düzenlenmesini belirleyecek bir model olarak otoriter yapıyı engeller. Hukuk okullarının çokluğu ve onlar arasındaki görüş farklılıkları buna delalet eder. Bu vakıa Müslümanlar tarafından çoğu zaman bir gurur hissiyle belirtilse de, İslam geleneğinde yerleşmiş ve yaygın kabul görmüş görüşlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Belli bir inançlar ve ameller kümesini, meşru bir şekilde, sahih ve orta yol olarak kabul edebileceğimizi farzedersek, bu küme merkezileştirilmiş bir hukuki kararlar yekununa değil, ümmetin nesiller boyunca oluşturulmuş icmasına dayanır. Sahih ve orta yola ait ilkeleri belirleme süreci, sadece fukahanın tekelinde değildir. Orta yolun tespiti ve yaşanması, pek çok sosyal etken ve aktör tarafından şekillendirilir. Bu aktörler arasında edebiyatçıları, dervişleri, velileri, “zındıkları”, ozan ve şairleri, falcıları, siyasi liderleri, yöneticileri, bilim adamlarını, sanatçıları, tüccarları, diplomatları, filozofları ve kelamcıları bulmak mümkündür. Dini otoritenin görece ademi merkeziyetçi yapısı, hem merkeziyetçi ve otoriter modellerin gelişmesinin önünü kesmiş, hem de bir meşruiyet ve özgünlük sorununun doğmasına neden olmuştur. Bazıları, ki bunlar arasında Vahhabi diye bilinenler ve bazı oryantalistler vardır, bu durumu İslam’ın kurallarından bir sapma olarak görmüşler, İslam tarihinin İslami olmaktan ziyade, çelişkili bir nitelik arz ettiğini iddia etmişlerdir. Ulemanın tasarladığı mükemmel şeriat toplumu ile Müslüman toplumların pratikleri arasında açık tutarsızlıklar olduğunu kabul etsek bile, bu sağlıklı bir gerilimdir ve fakihlerin katı bir şekilde metne-dayalı, nispeten soyut ve indirgemeci bir şekilde hukukçu yaklaşımlarına karşı, bir “kontrol ve dengeler” mekanizması olarak işler.
Çoğulculuk ve Kimlik Siyaseti
     Günümüzün çoğulculuk tartışmaları, kimlik tartışmalarının aldığı yeni şekiller hakkında bize fikir veriyor. Modern devlet, geleneksel toplumların esnek, geçişken, çok katmanlı ve ademi merkeziyetçi kimliklerin yerine katı, tek-boyutlu ve merkezi kimlikler inşa etmeye çalıştı. Bu büyük dönüşümün yol açtığı kültürel travmalar hala devam ediyor. Bu manada kozmopolit kimlik tanımları, kimlik siyasetinin yön verdiği iktidar ilişkilerinin sorgulanması açısından önemli imkanlar sunmaktadır. Katı, indirgemeci ve dışlayıcı kimlik tanımları yerine vurgunun kimliklerin geçişkenliği ve dinamik yapısı üzerine yapılması, katı ve ideolojik kimlik tanımlamalarının aşılmasına yardımcı olabilir. Fakat bunu genelleştirmek ne kadar mümkün? Herkesin melez, kozmopolit, çok kültürlü, çok kimlikli olduğu ya da olacağı varsayımından hareketle bir toplumsal düzen kurulabilir mi?
     Bugün mutlak ve katı kimlik tanımlarının yerine, hem derinliği olan hem de esnekliğe sahip kimlik tanımlarına ihtiyacımız var. Kimliklerin esnek ve geçişken yapısını köksüzleşmeden ve yabancılaşmadan benimsediğimiz zaman Türklerin Türklüğü, Kürtlerin Kürtlüğü, Fransızların Fransızlığı, vd. bir sorun olmaktan çıkacaktır. Birbirimizin Türklüğünü, Kürtlüğünü, Araplığını vs. bilinçli bir şekilde unuttuğumuz gün birbirimizi kucaklayacak kadar yakın oluruz. Bunun için Türkiye’nin şu ana kadar referans kabul ettiği etno-seküler kimlik tanımlarını aşıp, mirasçısı olduğu geleneğin pozitif değerlerine geri dönmesi gerekiyor. Kısacası kimlik siyaseti yapmadan kimliğimize sahip çıkabilmek için, kendimizi tarihin ışığında yeniden tanımlamamız gerekiyor.
     Türkiye çoğulcu bir ülke olmalı mı? “ortak iyi”nin anlamını yitirdiği, ahlaki değerlerin rölativize edildiği, küresel kapitalizmin bütün kimlikleri tekdüzeleştirdiği bir siyasi-kültürel sistemin şekillendirdiği çoğulculuk, bizi ancak yeni kimlik çatışmalarına ve toplumsal bunalımlara götürür. Türkiye farklı renk ve seslerini bir ahenge dönüştürecek ve bundan milli bir güç devşirecekse, bunu ortak tarihi tecrübesine, ortak gelecek tasavvuruna ve ortak aidiyet duygusuna dayandırmak zorundadır.





TOPLUMSAL HAREKETLER SOSYOLOJİSİ







     İnsan sosyal bir varlıktır ve insanlık tarihi kadar eski bir toplumsal süreci vardır. Yapısı gereği kolektif yaşama uygun olan insanoğlu topluluklar halinde yaşamaya meyillidir. Bu toplumsal yaşam isteği karşılıklı etkileşim ve birlikte hareket etme gibi olgular doğurur. Eski dönemlerdeki etnik ve dinsel hareketlerden günümüzdeki küresel boyut kazanan çevre ve küresel adalet hareketlerine, Arap isyanlarından özellikle Batı başkentlerinde rutin halini alan gösterilere kadar birçok konu hakkında insanların birlikte hareket ettiğine ve tepki gösterdiğine şahit olmaktayız. Futbol maçlarında çıkan kavgalardan, linç girişimlerine veya değişik amaçlarla hükümete hatta devlete karşı yapılan gösterilere kadar, bütün toplumlarda görülen bir olgu haline gelmiştir. Dolayısıyla toplumsal hareketler iletişim ve etkileşimin bu kadar geliştiği ve yoğunlaştığı günümüzde toplumsal ve siyasi dinamiklerin göz ardı edilemez bir parçası olmuştur.
     Temelde toplumsal hareketler değişim talebiyle ortaya çıkan ve belli bir süre devam eden oluşumlar olarak tanımlanabilir. Değişim istendiği gibi muhtemel bir değişime direnme amacını da taşıyabilir. Bu hareketler devrimci oldukları gibi reformcu, muhafazakar, anarşist veya daha nice amaçlar doğrultusunda olabilir. Özel bir konu ile ilgili olabildiği gibi ulusla veya uluslararası konular için de değişim istenebilmektedir. Eskiden lobi ve siyasi partiden farklı olarak daha çok sistem dışı ve sokakta görülen faaliyetler olmakla beraber, bu hareketler (çevre ve kadın hareketler gibi) giderek daha fazla sistem içerisinde yer almaya başladırlar ve demokratik süreçlerin önemli bir parçası haline geldiler.
     Sosyoloji on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkışından 1960’lara kadar süren ilk dönem teorilerinin kolektif kolektif teorileri açıklama çabası içerisinde olunmuştur. İlk dönemlerde kolektif eylem, olağan eylem kalıplarını ve kurulu düzeni aşan, devre dışı bırakan ve zayıflatan kolektif eylem tarzı olarak görülmüştür. Günümüz kolektif davranış ve toplumsal hareket literatürüne zemin oluşturan bu teoriler günümüzde aşılmış olsa bile halen geçerli olan bazı önermeleri, kitlesel hareketlerde karşımıza çıkmaktadır. Kitle eylemleriyle uğraşırken güvenlik güçleri de bazen bu teoriye göre hareket ederler. Dolayısıyla aradan yarım asır geçmesine rağmen bu yaklaşım önemini kaybetmemiştir. 
     Fransız İhtilali’nde insanların sokaklara dökülüp her şeye saldırmaları ve etrafı yakıp yıkmaları düşünürleri kitle ve kalabalıkların ruh hali ve düşünce yapısı hakkında düşünmeye yöneltmiştir. Kalabalık davranışlarını açıklamaya çalışan önemli düşünürlerden birisi Fransız düşünür Gustave le Bon’dur. Ancak le Bon’un kalabalıklara karşı tutumu olumsuzdur ve kalabalık psikolojisinin ona katılanları makul/rasyonel düşünme tarzından uzaklaştırdığını düşünür ve bu şüphecilik o dönemde hakim elitlerin kitlelere karşı duyduğu şüphe ve olumsuzluğu yansıtır. Ona göre birey kalabalığa dalınca “kendi benlik duygusunu kaybeder ve sayının çokluğundan kaynaklanan yenilmez bir güce sahip olduğu duygusuna kapılır”. Le Bon’un kalabalığa karşı olumsuz tutumu, “ medeniyetler ancak küçük entelektüel aristokrasi tarafından yaratılıp yönlendirilmiştir, asla kalabalıklar tarafından değil” cümlelerinde açığa çıkan seçkinci düşüncesinde görülmektedir.
     Le Bon’a göre, kolektif davranış düzensiz, muhalif ve spontane isyan eylemidir ve şiddet meyillidir. Birden fazla bireyin kalabalığa dönüşmesi, bir tür kolektif zihin yapısına kapılarak onları tek başlarına olduklarında davranacaklarından çok daha farklı hissetmeye, düşünmeye ve davranmaya yöneltir. Birey kalabalıkta kendini kontrol yetisini kaybeder ve normalde uyumlu davranış sergileyen insanlar kalabalığa karıştıklarında kalabalık liderinin yönlendirmesi ile ya en basit dürtülerine göre davranırlar ya da daha yüce idealler peşinde koşarlar. Le Bon kalabalıkta insanların davranışlarının birbirine bulaşıcı olduğunu ve insanların grup içinde gelişecek ya da grubun lideri tarafından ortaya konacak her türlü hareket tarzını benimseyecek biçimde etkiye açık hale geldiğini, saldırgan ve düşüncesiz davrandıklarını savunmuştur. Bunu ispatlar nitelikteki örnekleri gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde geçmişte ya da yakın tarihlerde yaşanmıştır. Toplumda sosyal, ekonomik ve kültürel yönden sıkıntı yaşayan bireylerin (gençler ve yoksullar gibi) bu tip kolektif davranışlara daha yatkın olduğu düşünülmüştür.
     Kalabalık kavramı ve güruh (aggregate) kavramından ayrı olarak değerlendirilmiştir. İlkinde bireyler arasında geçici de olsa karşılıklı bir bağ olduğu halde ikincisinde böyle bir ilişkinin olduğu söylenemez. Kalabalığın, taklit, sayı çokluğu, zaman ve mekan yönü vardır ve kriz, felaket ve gereklilik faktörleri kalabalıkların oluşmasında hızlandırıcı bir etki yapar. Diğer bir ifade ile kalabalık psikolojisi, insanlar arasında bulaşıcı bir özellik taşımaktadır ve kavgacılık gibi birisinin taşkın davranışı diğer birilerine bulaşır. Kalabalıkta sayı arttıkça kalabalık psikolojisi etkisini de artırmaktadır.
     Kalabalık psikolojisi ve kitlelere mesajın sade ve kesin bir biçimde sunulması prensibi, Moussolini gibi siyasetçilerin işine yaramıştır. Bu kitle psikolojisi yöntemleri demagoglar ve provokatörler tarafından da sıkça kullanılmaktadır. Sade ve duygu yüklü mesajlar (ihanet, namus, intikam gibi) kalabalıkları peşinden sürüklemekte oldukça etkili olabilmektedir.
     Sembolik etkileşimden yararlanan Blumer, insanların dünyaya nesnelere yükledikleri anlamlara göre hareket ettikleri, bu anlamların etkileşimle ortaya çıktığı ve bu anlamların yorumlama sürecinde yaratıldığı, sürdürüldüğü ve dönüştürüldüğü yönündeki üç temel varsayımdan hareket eder. Blumer’e göre kolektif davranış, “ büyük ölçüde spontane, kuralsız ve düzensizdir”. Kolektif davranışlar temel olarak üç aşamada ortaya çıkmaktadır. Sosyal dengede ki düzensizlik (unrest) ve huzursuzluk bazı kişilerin var olan durumlarını açıklamak ve tatmin etmek için yeterli olmaz. Diğer bir ifade ile, bir toplumda dengesizlik ve huzursuzluğun var olması otomatik olarak kolektif tepki oluşması anlamına gelmez. İkinci olarak, bir grup insan var olan rahatsızlıklarını bir birleriyle paylaşır ve bir şeyler yapılması gerektiği konusunu tartışırlar. Böylece toplumda huzursuzluklar yayılır. Toplumsal düzende ki bozukluklar ve bu konudaki huzursuzluk tesadüf, sirayet (bulaşma), duyarlılık ve etkiye açıklık ve karşılıklı etki ile ortaya çıkar. Blumer’in görüşünde, toplumsal huzursuzluklar düzenli ve planlı bir biçimde ortaya çıkmak yerine, daha çok rasgele süreçlerle ve faktörlerle ortaya çıkar. Bu süreçte insanların etkiye açık olması ve bazı konularda duyarlı olması belirli bir konuda ikna olmalarına yardımcı olmaktadır.
     Blumer, kolektif davranışın irrasyonel olduğunu ret ederek, bu tür davranışların da rasyonel ve anlamlı bir davranış olduğunu söylemektedir. Ona göre, kalabalık eylemleri bulaşıcı “döngüsel tepkilerle” oluşur. Hem insanlar tepkilerini birbirlerine bulaştırırlar hem de ortaya çıkan tepkilerden yenileri gelişir. Kalabalığın üyeleri ne istediklerini tam bilmedikleri için kapsamlı projeler geliştirmek yerine yalnızca etraflarındakilerin davranışlarını taklit ederler. Kalabalıklarda simgesel iletişim kısa devre edilerek, katılımcılar yalnızca doğrudan başkalarının hareketlerine tepki verirler, özellikle “ortaya çıkan söylentiler yoluyla korku ve endişe ile kolayca yönlendirilebilirler ve galeyana getirilebilirler.
     Mahrumiyet, kişinin bir konuda eksik bırakıldığı düşüncesine sahip olmasıdır. Göreceli mahrumiyet anlayışı ise, tamamen objektif standartlara bağlı bir mahrumiyet olgusuna dayanarak değil, insanların beklentileriyle gerçekte buldukları durum arasındaki farklılık yüzünden ya da kendi durumlarının başkalarınınkinden farklı olması yüzünden mağduriyet düşüncesinin ortaya çıkmasıdır. Diğer bir ifade ile, mutlak ve somut bir mahrumiyetten bahsetmek yerine beklentilere göre veya başkalarına göre insanların daha kötü durumda olduklarına inanmaları ve bu duruma kızgınlıkları dolayısıyla protestoya başvurmalarıdır. Burada sözü edilen göreceli mahrumiyet ve kızgınlık, kolektif eylem için yeter şart değilse bile gerekli bir şarttır.



     Tedd Gurr’e göre, mahrumiyet düşüncesi olduğu için durumları/konumları iyi olan sosyal gruplar da kendilerine haksızlık yapıldığına inanarak protestoya başvurabilirler. Örneğin, uzun süre iyi giden işlerin birden kötüleşmesi yüzünden kızgınlık ve hayal kırıklığı dolayısıyla başvurabilirler. Hatta, iyi düzeydeki grupların siyasi ideolojik veya ekonomik durumlarının bozulma tehlikesi/tehdidi ve endişesi de onları protestoya sürükleyebilir. Örneğin, Nisan 2007 “Cumhuriyet Mitingleri” bu bağlamda görülebilir çünkü AK Parti’nin seçeceği bir cumhurbaşkanının kendi yaşam tarzlarını tehdit edeceğini düşünen bazı orta ve üst sınıf grupları, binlerce insanı protesto için İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde toplayarak protesto eylemleri gerçekleştirmiştir.
     Göreceli mahrumiyet teorisinde bir birine zıt iki tez ortaya çıkmaktadır: kötüleşme tezi ve iyileşme tezi. Kötüleşme tezinde, kötüleşen koşullar dolayısıyla insanların sahip oldukları kızgınlık ve öfkenin, kolektif davranışa yol açtığı savunulurken, iyileşme tezinde ise insanların durumları düzeldikçe isyan etme ihtimallerinin arttığı öne sürülmüştür. James Davies, bu iki tezi “J eğimi” birleştirmeye çalıştı. Uzun süre iyi düzeyde devam eden şartların birden tersine dönmesi ve kötüleşmesi dolayısıyla isyan çıkacağı savunulmuştur. Özetle, Göreceli Mahrumiyet Teorisi ister objektif isterse algılanmış/kurgulanmış olsun mahrumiyet dolayısıyla insanların sahip olduğu şikayet ve kızgınlıklar kolektif eyleme yol açmaktadır. Bu teori özellikle durumu iyi olan orta ve üst sınıfların durumlarına yönelik hissettikleri tehdit dolayısıyla da kolektif eylemlere başvurabileceklerini kabul etmektedir.

Toplumsal Hareketlerde Örgütlenme ve Kaynaklar
     Kaynakların mobilizasyonu (harekete geçirilmesi) toplumsal hareketler teorisinde önemli bir kırılma ve değişim yaratmıştır. Gustave le Bon’un irrasyonel kalabalık psikolojisi anlayışından başlayarak daha sonra ortaya çıkan mahrumiyet ve kızgınlıkların kolektif davranışa yol açtığı ve dolayısıyla bu tür hareketlerin rasyonellikten uzak olduğu fikri 1970’lerde önemli bir kırılma yaşayarak terk edilmiştir. Kolektif davranışın da diğer toplumsal davranışlar gibi rasyonel olabileceği fikrine gelinmiştir. Bu değişimin temel nedeni, 1960’larda bütün dünyada ve özellikle Batı toplumlarında ortaya çıkan öğrenci hareketlerinin ve Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi’nin akademik çevrelerde önemli bir ilgi ve sempati toplamasıdır. Çoğu bu tür hareketlere katılmış olan araştırmacılar, daha sonra bu hareketler üzerine yaptıkları araştırma ve analizlerde, sivil haklar isteyen ve protestoya katılan insanların da diğer insanlar gibi kar/zarar, risk/fayda ve maliyet/yarar değerlendirmesi yaparak rasyonel biçimde eylemde bulunan normal insanlar oldukları düşüncesini savunmuşlardır.
     Kaynak mobilizasyonu, ekonomik analizden yola çıkarak bireylerin ve sosyal grupların zararlarını azaltıp kazançlarını artırma (kar maksimizasyonu) prensibiyle eyleme başvurduklarını savunmaktadır. Toplumsal hareketlerin faaliyet gösterdiği toplum düzeni de, bir ekonomik düzen olarak görülmüş ve toplumsal hareket örgütlerinin de firmalar gibi toplumsal faydalar üretmek için ortaya çıkan kuruluşlar olduğu ve bunların arz-talep prensibiyle hareket ettiği savunulmuştur. Burada, kişisel düzeyde olduğu gibi, toplumsal hareket örgütlerinin de kendi grup yararlarını gözettikleri ve kar-zarar prensibinden hareket ettikleri savunulmuştur. Toplumsal harekete katılan kişiler, hem kendileri, hem savundukları gruplar ve hem de topluma kazandıracakları avantajları ve yararlı sonuçları düşünerek fedakarlık gerektiren davranışta ve eylemde bulunurlar.
     Kaynak mobilizasyonu yaklaşımında, kolektif eylemin sürdürülebilmesi için kaynakların ve onu iyi kullanabilecek örgütlenmenin gerektiği fikrinden hareket edildiği bilinmektedir. Etkili olabilmek için kaynakların geniş üye tabanına sunulması ve katılımın artırılması gerekmektedir. Toplumsal hareketlere üyelik ise, bir boşlukta gerçekleşmez. Aksine var olan toplumsal ağlar ve bağlantılar, bir harekete destek devşirilmesine önemli katkıda bulunur. Örneğin, Amerika’daki siyahi kiliseleri, Sivil Haklar Hareketinin tabanının oluşmasına önemli zemin hazırlamıştır. Benzer şekilde mezhep bağları, akrabalık ve aşiret ilişkileri, hemşerilik ve meslek grupları da hareketlere önemli taban sağlayan grup rolünü oynayabilir. Bazı durumlarda belli bir toplumsal grubun bir harekete toptan katılımı ve destek vermesi de söz konusu olabilir. Bu duruma blok üyelik ya da blok katılım denmiştir.
Kapitalist Sanayi Toplumu Açısından Toplumsal Hareketler:
     Kapitalist topluma karşı tutumları ister karşıt ister taraftar olsun, toplumsal hareketlerin bugünkü kapitalist toplumlarda hayatta kalabilmek, faaliyetlerini sürdürebilmek ve üye tabanlarını korumak veya potansiyel sempatizanlarının sayısını artırmak, hem yönetimle hem de karşıt sosyal grup ve örgütlerle mücadele etmek ve yönetici elitlerin bir kısmının desteğini almak için ekonomik kaynaklara sahip olmaları gerekmektedir. Medya ve posta yoluyla mesajların dağıtılması, lobicilik ve yüz yüze ikna çalışmaları gibi faaliyetlerin çoğu maddi kaynaklara dayanmaktadır. Dolayısıyla, toplumsal hareket örgütleri bu kaynakları, üyelerden ve destekçilerden etkin bir biçimde toplayarak ve onlardan en iyi şekilde yararlanarak amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Toplumsal hareket örgütleri lobicilik, yayıncılık ve üye kazanma amacıyla farklı miktarda kaynak kullanırlar. Özel mülkiyeti reddeden Marksist hareketler bile faaliyetlerini finanse edebilmek için maddi kaynaklara ve onları etkin biçimde ihtiyaç duyarlar.
Demokratik Toplumlar Açısından Toplumsal Hareketler:
     İleri ya da az demokratik sistemlerde yaşayıp yaşamadığına bakmaksızın, toplumsal hareketlerin dayandığı desteğin büyüklüğü önemlidir. Çünkü demokraside sayısal ağırlık da önemlidir ve özellikle seçimlerde verilen oylar sonucunda, kimlerin yönetime geleceği belirlenmektedir. Demokratik bir siyasi sistemde, toplumsal hareketler kamuoyunu etkilemek ve elit grupların desteğini kazanmak için de kaynaklara ihtiyaç duyarlar. Bu kaynaklar insan emeği, zaman, para, araçlar, örgütlenme becerileri, duygu havuzu ve kültürden oluşur. Bu kaynaklar toplumsal hareket faaliyetlerinin her aşamasında başka bir öneme sahiptir. Örneğin, seçimlere katılan küçük çaplı radikal bir parti maddi kaynaklar bulamayınca propagandanın büyük kısmını gönüllü emeği ile yaptırırken, daha geniş tabanlı hareketler aynı işleri ücret karşılığı dışarıdan elemanlara yaptırmaktadır.
     Toplumsal hareketin faaliyet düzeyleri üç aşamada kavramsallaştırılabilir: (1) harekete geçme, (2) sürdürme ve (3) amaca ulaşma. Demokratik toplum açısından harekete geçme aşaması kritik bir aşamadır. Bu aşamada kritik bir grubu hareketi başlatmaya ikna etmekte başarılı olan grupların topluma ulaşma imkanları vardır ama daha ilk aşamada sorunlar yaşayan grupların bu imkanları daha azdır. Hareketin sürdürülmesi sürecinde sonuç geciktikçe kaynak toplama daha da zorlaşmaktadır. Kaynakların toplanması ve onların etkin biçimde kullanılması ihtiyacı yüzünden modern toplumda sosyal hareketlerde ideolog liderlerin yerini giderek uzmanlar almaya başlamıştır.





Toplumsal Hareketler ve İletişim Araçları

     Kitle iletişim araçlarının toplumsal gerçekliğin inşasında çok önemli bir rol oynadığı ve medyanın anlamların ve mesajların inşa edilip paylaşıldığı ve tartışıldığı önemli bir sembolik alan oluşturduğu bilinmektedir. Toplumda birçok grup, kurumlar ve diğer aktörler mesajlar ve simgelerin anlamı ve biçimi konusunda mücadele ederler. Bu süreçte biletişim araçları bir yandan bu ideolojik ve kültürel tartışmaların bir aracı ve platformu olurken diğer yandan bu tartışmaların bir yaratıcısı da olabilir. Farklı araştırmacılar, medyanın bu konumunu “imaj yaratıcı endüstri” ve “ikincil söylem geliştirici” gibi kavramlarla ifade etmişlerdir.



     Kişi grup ve kurumların ilk geliştirdiği söylemler medya aracılığıyla topluma sunulurken biraz daha farklı bir biçim kazanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, modern toplum büyük ölçüde kitle toplumu olduğu için mesajlar topluma doğrulan ulaşmayıp medya süzgecinden geçmektedir. Eğer medya olayları ve mesajları yansıtan bir ayna gibi düşünülecek olursa, bir nesnenin kendisi hiçbir zaman bu aynada yansıdığı gibi olmayacaktır. Bireysel, grupsal, ideolojik ve dinsel söylemler için bu durum geçerli olduğu gibi, siyaset için de medyanın bir yandan kamuoyunu yansıtması, bir yandan da kamuoyunu oluşturmasına paralel olarak güç ve çıkar mücadelelerine imkan vermesi dolayısıyla modern siyaseti tanımlamak için “medyalı (aracılı) siyaset” kavramı ortaya atılmıştır.
     Toplumsal hareketlerin başarı şansında, kitlesel medyanın yaşamsal bir rol oynadığı konusu artık şüphe götürmeyen bir konudur. Çünkü birçok grup ve aktör arasındaki mesajların dağıtımına aracılık eden kitle iletişim araçları, toplumda ortaya konan iddialardan veya mesajlardan bazılarını destekleyip bazılarını dışlayarak toplumsal hareketler açısından oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Medya mensupları tarafsız ve objektif olmaya çalıştıkları zamanlarda bile bunu tam olarak gerçekleştirmeleri zordur.

Medyanın Toplumsal Hareketleri İlgilendiren İşlevleri
Bilgilendirme İşlevi: Modern medya, daha önce bireyler tarafından icra edilen bilgilendirme, yorumlama, eğlendirme ve harekete geçirme gibi işlevleri yerine getirmeye başlamıştır. Bunlar arasında bilgilendirme işlevi özellikle önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan örneğin bir çevre felaketi, kaza veya sarsıcı bir haksız durumun medyada haber verilmesi, bir sorunlu durumdan şikayetlerin yayılmasına hizmet edebilir. Bir konuda ülkenin hatta dünyanın herhangi bir yerinde yapılan protestolar hakkında kitle iletişim araçları vasıtasıyla diğer yerlerdeki insanlar da haberdar olurlar. Bu bilgilendirme sayesinde insanların o konu hakkında fikir sahibi olmasına yardımcı olunur.
     Özetle, medyanın bilgilendirme işlevi hem toplumsal hareketlerin rahatsızlık duyduğu konulardan haberdar olmalarına, kızgınlıklarının yayılmasına ve kamuoyunun hareket faaliyetleri hakkında bilgilendirilmesine hizmet eder.
Propaganda İşlevi: Kitle iletişim araçları, istedikleri ve savundukları dolayısıyla bir toplumsal harekete yönelik olumlu veya olumsuz tutum benimseyebilmektedir. Bu yanlı tutum, bazı araştırmacılar tarafından siyasi fırsatların bir parçası olarak da görülmüştür. Bazı araştırmacılar ise medyanın hareketlerden görece bağımsız olması dolayısıyla, bir hareketin medyada kendisini tam anlatabilmesi sayesinde “medya fırsat yapısı”ndan söz etmenin daha doğru olacağını savunmuştur. Diğer bazı araştırmacılar ise medyada bir toplumsal hareketin yer almasını hareketin yararlanabileceği kaynaklardan biri olarak görmüşlerdir. Diğer bir deyişle, hareket faaliyetlerine ve söylemlerine medyada yer verilmesi, para ve gönüllü eleman gibi toplumsal hareketlerin kullanabileceği kaynaklardan sayılmıştır. Medyanın ideolojik yaklaşımı ve örgütsel yapısı da hareketlerin söylemlerini yayma şansını etkilemektedir.
Bağlantı İşlevi: Kitle iletişim araçları birbirinden habersiz ve uzaktaki insanları farkında olmadan veya kasıtlı olarak birbirine bağlayabilmektedir. Medyanın şikayet konusu olan konuları gündeme taşıması ve bir yerdeki toplumsal hareket faaliyetlerine yer vermesi aynı konuda benzer şikayetleri olan kişilerin bir inanç birliğine varması ve işbirliği yapması için bir altyapı oluşmasına yardımcı olabilir. Diğer taraftan, medyada olumsuz biçimde ele alına konular ve eylemler de o hareketin dağılmasına veya zayıflamasına yol açabilmektedir. Özellikle ulusal sınırların bağladığı ve aynı konuda faaliyet gösteren uluslararası oluşumlar, mesafe sorununu internet ve uydu teknolojisinin sağladığı iletişim araçlarıyla aşmaya çalışmaktadır. Küreselleşmenin yarattığı çarpıklıklar ve sorunlara karşı dünya çapında organize olan ve sınırsız serbest ticarete ve savaşlara karşı olma özellikleriyle ortaya çıkan Küresel Adalet Hareketi buna güzel bir örnek oluşturmaktadır. Bu hareket üyeleri kendi aralarında küresel düzeyde işbirliği yapmakta ve ortak eylemler organize etmektedir.
Örnek/Model İşlevi: Medya, modern toplumlarda protesto ve diğer toplumsal hareket faaliyetlerinin yaygınlaşmasına yardımcı olabilmektedir. Bir yerde başarılı olan bir eylem tarzı ve hareket yöntemi aynı konuda faaliyet gösteren potansiyel ve var olan grupların medyada yer alması, diğerlerini de bu konuda cesaretlendirebilir; teşvik edip örnek olabilir. Gandi’nin İngiliz işgaline direnişte sivil itaatsizlik yöntemini kullanması ve başarılı olması daha sonraki bir çok toplumsal harekete örnek olmuştur. Örneğin, Amerika’daki siyahi vatandaşların eşitlik taleplerini dillendiren Martin Luther King Jr. 1960’larda sivil itaatsizlik yöntemini etkili biçimde kullanmıştır. Ayrıca, Sivil Haklar Hareketi de daha sonraki hareketlere ilham kaynağı olmuştur.
Yönlendirme İşlevi: Medya anlam üretme ve iletme platformlarıdır. Kitle iletişim araçları toplumsal hareket üyelerini, sempatizanlarını yönlendirebildiği gibi hem toplumdan hem de elitlerden hareketin karşıtlarını aynı fikirde olmayan ve istenen konu hakkında bir değişim istemeyen grupları bir şeyler yapmaya yönlendirebilir. Bu yönlendirme kasıtlı olabileceği gibi, kasıtlı ve farkında olmadan yalnızca haber akış sisteminden kaynaklı bir etki de olabilir. Çünkü medya söylemleri toplumsal realitenin belli bir yönünü seçip ön plana çıkarabilmektedir. Medya toplum, siyasetçiler ve hareketler için olayları adeta bir mercekten süzülür gibi aksettirdiği için, yönlendirme işlevi çoğu zaman kaçınılmaz olmaktadır. Burada yönlendirmenin olumsuz etkilerinin sınırlı olması için gazetecilerin objektif gazetecilik standartlarına bağlılıkta titiz davranmaları gerekmektedir.

SONUÇ
     Toplumsal hareketler, örgüt dereceleri, büyüklükleri, seçtikleri stratejiler ve benzer ölçütler sayesinde fark gösterebilmektedir. Var olana alternatif bulan, günlük hayata yerleştirmeye çalışan birkaç ya da daha fazla karizmatik öncü sahneye çıkmaktadır. Sonuç olarak ya durum istendiği gibi sonuçlandığı veya en azından toplum tarafından önemli bir problem olduğu kabul edildiği için, ya ada diğer sorunlar baskın çıktığı için sosyal hareketlerin sonuçlanması uzun sürmektedir. Sosyal bir harekette en belirgin taraf, en başta formel olmayan açık organizasyon biçimlerinin egemen olmasıdır. Genellikle insanlar bir hareketin oluşumunun hemen ardından bir birlik ( dernek, vakıf vb.) oluşturmaya başlar. Sonra ki süreçte bunların üzerine geliştirilmiş yapılar ve biçimler oluşarak faaliyette bulunurken, insanların kafaları ve kalplerinde bu hareket kaybolmaktadır veya daha fazla etkisini sürdürmektedir.
     Toplumsal hareketler ve din ilişkisi oldukça karmaşık ve çok boyutludur çünkü din olgusu ister değişimi destekleyici ister değişime engel olan bir faktör olarak karşımıza çıksın her zaman önemli olmuştur. Öncelikle bir kültürel sistem olarak din, değişim unsuru olan toplumsal hareketlerin faaliyetlerine birçok açıdan destek olabilmektedir. Ancak, bazı durumlarda toplumsal hareketlere engel olabileceği de bir gerçektir. Özellikle Marksizm dinin bu yönüne vurgu yapmıştır. Sosyo-ekonomik altyapıyı yansıttığı düşünülen din toplumda statükoyu destekleyen ve değişime engel olan olgu olarak görülmüştür. Marksist perspektif dışındaki araştırmalar bu gerçeğe işaret ederek dinin tutucu bir faktör olarak ortaya çıkabileceğini ortaya koymuşlardır.
     Din toplumsal hareketlerin istedikleri sosyal değişmeye engel olan bir faktör olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Özellikle yerleşik elitlerle din arasında sıkı bir bağ olduğu durumlarda dinin, statükoyu meşrulaştırıcı ve değişim isteklerini de Tanrı’nın iradesine ve ahlaka ters olaylar gibi göstermesi mümkündür. Dolayısıyla, din ve toplumsal hareketler günümüz toplumlarının iki önemli olgusu olarak hem olumlu hem de olumsuz biçimde birbiriyle yakından ilgilidir.





3 Mart 2017 Cuma

ALTI GÜN SAVAŞLARI’NIN ÖNLEYİCİ VE ÖNALICI SAVAŞ KAVRAMLARI ÇERÇEVESİNDE İNCELENMESİ



         Giriş

     Bilindiği üzere Uluslararası Hukukun başlıca amaçlarından biri genel yasaklamalar şeklini alan güç kullanımının düzenlenmesidir. Meşru müdafaa düşüncesi ile ortaya konan önleyici ve önalıcı savaşa, acaba Uluslararası Hukukta yer var mıdır? Bu soruya açık ve net olarak verilebilecek bir cevap yoktur. Bununla beraber önleyici veya önalıcı askeri güç kullanımının
meşruluğu konusunda uluslararası toplumda ciddi fikir ayrılıkları olmasına rağmen, bazı istisnalarla birlikte bu sorunun cevabı hayırdır. Diğer bir deyişle, Uluslararası Hukukun geleneksel yorumu açısından, bu tür eylemlerin çok kısıtlı koşullar altında uygulanabileceği belirtilmiştir.
     Bu tezin amacı, yaklaşık bir asırdan beri devam eden Filistin-İsrail Çatışmasını incelemektir. Öncelikle Filistin’de ki bu sorunun tarihsel arka planına kısaca dokunduktan sonra 1967-Altı Gün Savaşları üzerine yoğunlaşılacaktır. Bu konu incelenirken “önleyici savaş” ve “önalıcı savaş” kavramları temelinde savaşın analizi yapılacaktır. Uluslararası toplumun bu süreçte iki tarafa yaklaşımının savaşların kaderini nasıl etkilediği, savaşların sonuçları ve savaşların asıl kaybedenleri olan sivil nüfusun durumu incelenecektir.





















FİLİSTİN

     Filistin kelimesi M.Ö. bugünkü İsrail, Ürdün ve Mısır topraklarının bir bölümünü kapsayan alanda yaşamış kavmin adı olup, İbraniler bu halka “Pelishtin” ve bunların yaşadığı yere de Filistin ülkesi anlamına gelen “Pelesheth” derken Romalılar bu topraklara “Palestina” demiştir.Filistin’in ilk halkı Arap yarımadasından göçen Sami ırkındandır. İddiaya göre Arap yarımadasında büyük bir kuraklık gösterince, burada yasayan halklar civar bölgelere göç etmiştir. Filistin bölgesine de ilk göçlerin M.Ö. 5000-3000 yılları arasında Kenaniler tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Kudüs şehrinin kurucularının da Kenaniler olduğu belirtilmektedir.



İSRAİLOĞULLARI

     Yahudilerle ilgili bilgilerin geneli Tevrat’a (Eski Ahit) dayanmaktadır. Tevrat’ın yaradılışa ait ilk kitabı Genesis’e göre Yahudi Kavminin başlangıcı ve Yahudilerin en ulu dedeleri Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim’den sonra kabilenin başına oğlu Hz. İshak geçmiştir. Hz. İshak’tan sonra İsrail teriminin de ortaya çıkmasına sebep olan Hz. Yakup, kabilenin basına geçmiştir.Tekvin’de Yehova’nın (Tanrı)Yakup’un ismini İsrail olarak değiştirdiği belirtilmektedir. Hz. Yakup’un çocuklarına da İsrailoğulları denilmiştir.21 Yahudi olarak isimlendirilmeleri ise Hz. Yakup’un dördüncü oğlu Yahuda’dan (Juda) dolayı olmuştur.







VAADEDİLMİS TOPRAK (ARZ-I MEV’UD)

     Filistin-İsrail Çatışmasının temelinde dış etmenler göz önüne alınmadığında toprak sorunu yatmaktadır. Yahudilerin, bugünkü İsrail topraklarına 20.Yüzyıl basında sistemli olarak başlattıkları göçün nedeni, göç ettikleri yerlerin “Yahudi Yurdu” (harita.1) ve buraları kendilerine vaat edilen topraklar olduğu düşüncesidir.
     Yahudilerdeki Arz-ı Mev’ud anlayışı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri karşılığında, Allah’la yapmış oldukları anlaşma anlamına gelmektedir. Tevrat’ın Tekvin bölümünde, Yahudiler, namaz kılma, zekât verme, kan dökmeme, kimseyi yurtlarından çıkarmama, yetim ve düşkünlere yardım etme konularında Allah’a söz vermiştir. Allah’ta Yahudilere verdikleri sözü tutarsa, Yahudileri seçkin bir kavim ve kutsal topraklara varis kılacağını belirtmiştir.
 
   Harita.1





FİLİSTİN- İSRAİL ÇATIŞMASININ KÖKENLERİ

     Filistin-İsrail çatışmasının kökeninde, yaygın düşünce iki düşman toplum arasında yaşanan tarihsel ve dinsel uzlaşmazlıklardan kaynaklanan olaylar olduğu düşünülmektedir. Bu düşünce tam anlamıyla doğru değildir. Dünya tarihine bakıldığında komsu pek çok ülkelerin arasında husumetlerin yaşandığı görülmekte, yaşanan sorunlar uluslararası aktörlerin ve toplumun desteği hatta bazen baskısıyla çözülmekte, çözülemediği durumlarda ise var olan anlaşmazlığın en azından sıcak çatışma ortamına varması engellenmektedir. Fakat Filistin’le İsrail arasında yaklaşık bir asırdan fazla zamandır süren düşmanlık, çatışma her geçen gün artarak devam etmekte, uluslararası aktörler çözüm için inisiyatif ortaya koymadığından uluslararası toplumun baskısı da belli bir noktada tıkanmaktadır. Bu bakımdan Filistin-İsrail
çatışmasının tarihsel sürecinden önce, Filistin ve İsrail halkları arasında oluşan bu düşmanlığın kökenlerini incelemek gerekmektedir.
     Çatışmanın kökeninde Anti-Semitizm ve Siyonizm’in çok büyük etkisi vardır. Anti-Semitizm, Yahudilerde travmatik bir etki yaratırken Siyonizm; Filistinlilere, Yahudilerin tarihte yasadıkları acıları yaşatmıştır. Ama Anti-Semitizm, Batı uygarlığının Yahudilere uygulamalarıyken, Siyonizm, Filistinlileri hedef almıştır. Dolayısıyla Filistinlilerin bu çatışmada olmasının tek nedeni bu topraklarda yaşıyor olmalarıdır.

PRE-EMPTİVE VE PREVENTİVE SAVAŞ NEDİR?

     Uluslararası ilişkilerde bu iki kavram farklı anlamlar içermektedir: “Kendi ülkesini korumak için önce davranma” ya da “saldırıdan önce saldırma” anlamına gelen “pre-emptive” eylem, bir devletin “ani bir saldırı tehdidi” karşısında savaş stratejisini anlatır. Arap-İsrail savaşlarının tarihsel-stratejik çözümlemesine girmeden, 1967’de Mısır ve Suriye kuvvetleri İsrail sınırına hareket ettiği anda, İsrail’in bu ülkelerden daha hızlı davranarak yaptığı saldırıyı “pre-emptive eylem”e örnek verebiliriz. Hiçbir ülkenin kendisine yönelik saldırı tehdidine müsaade etmeyeceği anlayışından hareketle uluslararası toplum genel anlamda bu tür eylemlere ya da saldırılara karşı toleranslıdır.
     Diğer yandan “önleyici” anlamına gelen “preventive” askeri eylem ise, “tehdit yeteneği kazanmadan hedef ülkenin vurulması” anlamındadır. “Önleyici” saldırılar uluslararası toplum tarafından genellikle kınanır. Bu çerçevede Japonya’nın 1941’deki PearlHarbor saldırısı “önleyici” saldırı olarak değerlendirilebilir.


                   ALTI GÜN SAVAŞLARI

İSRAİL’İN ÖNALICI ASKERİ GÜÇ KULLANIMINA BAŞVURMASI


     İsrail’in 1967’de uyguladığı önleyici askeri faaliyet kararı, yakın bir tehdide yönelik olarak önalıcı kuvvet kullanımı bakımından son derece uygun bir örnek teşkil etmektedir. Handel’e göre aşağıdaki hususlar İsrail tarafından savaş sebebi (Casus Belli) olarak ilan edilmişti;
- Bir veya birden çok Arap ülkesinin askeri gücünün sınır bölgelerinde tehditkar oranda yoğunlaşması.
- Tiran boğazının veya İsrail’e doğrudan olan hava ve su yollarından birinin kapatılması.
- Misilleme politikalarıyla baş edilemeyecek oranda yoğun yarı askeri faaliyetler veya dayanılamayacak ölçüde Arap gerilla faaliyetleri.
- İsrail’in doğu ve kuzey sınırında Ürdün ve Lübnan’dan daha kuvvetli bir Arap devletinin kontrolü ele geçirme gayreti ile güç dengesinin değişmesi.
- İsrail’e olan silah yardımından daha fazlasının Arap ülkelerine yapılması ve bunun sonucunda güç dengesinin İsrail’in aleyhine değişmesi.

     İsrail’in ilan etmiş olduğu bu kırmızı çizgiler; Tiran Boğazının kapatılması, Mısır kuvvetlerinin Sina’ya yerleşmesi ve Ürdün askeri gücünün yabancı ülkelerin komutası altına girmesi gibi eylemlerle Mısır, Suriye ve Ürdün tarafından fiilen çiğnenmiştir. İsrail karar makamları, artık savaşın yakın olduğu kanaatine varmış ve ilk taarruza dayanamayacaklarına karar vermişlerdir. Bu nedenle İsrail inisiyatifi ele alarak ilk darbeyi vurmuş ve böylece 5 Haziran 1967 sabahında Arap komşularına karşı Altı Gün Savaşı olarak da bilinen önleyici
askeri faaliyeti (önalıcı savaş) başlatmıştır.

     Brecher, Altı Gün Savaşı analizinde krizi birbirini takip eden üç safhaya ayırmıştır.

- 17-22 Mayıs 1967: Algılama ve Seferberlik
- 23-28 Mayıs 1967: Erteleme ve Diplomasi
- 29 Mayıs - 4 Haziran 1967: Kararlılık
     Zamana bağlı olarak yapılan bu ayırım, İsrailli liderlerin önalıcı askerikuvvet kullanma kararına nasıl geldiğinin anlaşılmasında faydalı olacaktır. Ayrıca, ülkeler açısından yapısal/güvenlik, hukuki ve normatif etkenlerin öneminin her safhada nasıl değiştiği bu şekilde daha iyi görülebilecektir.

1’ inci Safha: Algılama ve Seferberlik (17-22 Mayıs)

     Krizin ilk safhası Sina’dan BM’nin UNEF kuvvetlerinin çekilmesi ve ardından Mısır kuvvetlerinin bu bölgeye intikali ile başlamıştır. Wagner’e göre Mısır bu hareketle saldırgan bir tavır sergilemek istememişse de, Suriye bu kadar sabırlı davranamamıştır. Suriye Dışişleri Bakanı tarafından ifade edilen şekli ile BM kuvvetlerinin “yol açın kuvvetlerimiz harp yolunda” anlamına gelen bu şekildeki çekilmesi, “Arap devriminin önünde hiçbir şeyin duramayacağını kanıtlamaktadır.” şeklindeki açıklaması tehditkar algı uyandırmıştır.
     İsrail yöneticileri, Arap ülkelerinin benzer açıklama ve faaliyetlerinden kaygı duymaya başlamıştır. İsrail’in kaygılarının farkında olan ABD Başkanı Johnson, İsrail’i Mısır’ın Sina’ya yönelik harekâtına karşı bir misilleme yapmaması konusunda uyarmıştır. Rodman’a göre ABD krize yönelik belirgin bir çözüm formülü sunmasa da, açıkça bozulan statükonun yeniden düzene konmasını, BM kuvvetlerinin Sina’daki yerlerine dönmesini, Mısır ve İsrail’in seferberlik faaliyetlerine son vermesini umut etmiştir.
     Daha sonra çok bilinen bir deyiş haline geleceği üzere 18 Mayıs 1967’deBaşkan Johnson; “Bölgede gerilim ve şiddeti artıracak her türlü adımın atılmasından kaçınılması gerektiğini sizlere kuvvetli bir şekilde vurgulamak istiyorum. Bize danışılmadan atılacak hiçbir adımdan ABD’nin sorumlu tutulamayacağını ve ABD’nin bu durumu kabul edemeyeceğini anlayacağınızı düşünüyorum.” açıklamasını yapmıştır. İsrail açısından ABD’nin mesajı çok açıktı: “Şu an için tek taraflı bir karar almayın.”
     İsrail’in, Arap devletlerinin kuvvetlerini koordine etmeye başladığını, Suriye’nin tüm silahlı kuvvetlerini tam seferberlik durumuna getirdiğini ve Mısır’ın füze üslerini tam alarma geçirdiğini öğrenmesi üzerine durum 19 Mayıs 1967’den itibaren ciddi bir şekilde değişmeye başlamıştır. Tüm bunlara ilave olarak Mısır Sina’ya çok sayıda askeri kuvvet ve malzeme yığmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda artık İsrail tarafı, kırmızı çizgi olarak ilan ettiği Tiran Boğazının kapatılabileceği ihtimaline inanmaya başlamıştır. Daha da kötüye giden bu duruma karşılık İsrail hükümeti, silahlı kuvvetlerini seferber etmeye ve boğazların kapatılması durumunda kendi hakları olan açık denize ulaşma konusunda uluslararası destek arayışına karar vermiştir.
     İsrail hükümeti, deklere ettiği kırmızı çizgilerin askeri güçle aşılmasına öncelikle şiddet içermeyen yöntemlerle cevap verme yoluna gitmiştir. Bir başka ifadeyle İsrail, tüm diğer yolların denenmesi ve başarısız olunmasından sonra başvurulması gereken askeri güce, askeri gücü kullanmadan önce uluslararası hukuka müracaat ederek yaklaşmıştır.
     Bu konuda Brecher, “İsrail başbakanının Fransa devlet başkanı deGaulle’e; İsrail kendi başına saldırgan bir faaliyeti başlatmayacaktır. Ancak, kendi toprağını ve uluslararası haklarını korumaya son derece kararlıdır. Kararımız, Mısır bize saldırmadıkça, ya da Tiran Boğazını kapatarak İsrail’in ulaşım özgürlüğünü engellemedikçe, Sharm elSheikh’deki Mısır kuvvetlerine yönelik herhangi bir faaliyette bulunmamaktır” şeklinde bir mektup yazdığını belirtmiştir. Aynı şekilde İsrail Dışişleri Bakanı Eban da Fransız meslektaşı Couvre de Murville’e; “Fransa’nın geçmişte, 1957’de İsrail tarafından açıklanan ve serbest geçişin engellenmesini İsrail’in kendisine yapılan bir saldırı olarak algılayacağı ve bunun BM Antlaşmasının 51’inci maddesinde ifadesini bulan meşru müdafaa hakkını kullanmayı gerektirecek bir durum olarak kabul edileceğini” onayladığını hatırlatmıştır.
     Bu yönüyle, krizin ilk safhalarında yürütülen diplomatik faaliyetler açıkça göstermektedir ki, İsrail Uluslararası Hukuk sınırları içinde hareket etme gayretini göstermiş ve Uluslararası Hukuktan yardım beklemiştir. Anlaşıldığı kadarıyla İsrail, dost ve müttefiklerinden sadece yardım beklememiş, aynı zamanda gelecekte uygulayacakları hareket tarzları için de hukuki altyapıyı oluşturmaya başlamıştır.
     İsrail Başbakanı Eshkol, UNEF Kuvvetlerinin Sina’dan geri çekilmesinin duyurulmasından hemen sonra, ancak Tiran Boğazının kapatılmasından önce, gelişmekte olan krize tedbir olarak 22 Mayıs’ta seferi kuvvetler için kısmi seferberlik ilan etmiştir. Bundan sonraki tartışmalarda, İsrail’in Arap faaliyetlerine karşılık daha aktif bir politika izlemesi talebinde bulunanlar olmuştur.
     Örneğin bunlardan biri olan Menahem Begin, şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Geçen birkaç günde güvenlik durumumuz ciddi olarak kötüye gitmiştir ve bu bir gecede düzelmeyecektir. Birçok testi başarı ile geçen milletimiz bunu bilmelidir. Millet bilmektedir ki, her ne kadar bu gerçek bazen saklansa da çevresi kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrilidir. O, milli egemenliğimizin ihlal edilmesini, saldırgan faaliyetleri ya da mayınları kabul etmeyecek, bu saldırganlığa karşı uluslararası kabul görmüş haklar çerçevesinde kendisini savunacaktır. Güneyimizdeki düşmanımız, kuzeydeki düşmanımıza karşı kendi savunma hakkımızı kullanmamız durumunda saldırı tehdidinde bulunmaktadır. Eğer bu tehdit başarıya ulaşırsa ve eğer Suriye tarafından düzenlenen düşmanca tutumu ile saldırgan faaliyetleri kabul edersek, bu sadece düşman için çok büyük bir zafer olmayacak, aynı zamanda ülkemiz saldırılara da açık olacaktır. Yahudi kanı rahatça dökülebilecek ve egemenliğimiz alay konusu olacaktır. Bu nedenle güneyden gelen saldırı tehdidinin, kuzeyden gelen saldırganlıkları kabule hizmet etmeyeceği açık ve yüksek sesle söylenmelidir. Eğer bu saldırganlık devam ederse İsrail kendini savunma hakkını kullanacaktır.”.
     Begin, o dönemin muhalefet üyelerinden biri olarak durumun üstesinden gelmek için tek taraflı hareket edilmesi gerektiğine dair bir tartışma yaratmıştır. Tartışma hala meşru müdafaa çerçevesinde değerlendirilirken, konu aslında İsrail’in kendi menfaatlerini koruması için harekete geçmesini gerektiren özgüvene dayandırılmaktadır. Begin gibi şahin diye nitelendirilen kanadın tek taraflı hareket etme tercihinin tersine Eskhol hükümeti, krizin bu safhasında diplomatik ve çok taraflı bir yaklaşımı izlemeye devam etmiştir.
     Krizin ilk safhasında yer alan son etken ise Nasır’ın 22 Mayıs’ta açıkladığı Tiran Boğazını (Harita 2) kapatma kararıdır. Bu olay Mısır ile İsrail arasındaki krizde köklü bir değişime neden olmuş ve krizin yükselmesine işaret etmiştir. 22 Mayıs aynı zamanda ABD Başkanı Johnson’un 6’ncı Filoyu iki uçak gemisiyle Doğu Akdeniz’e gönderme talimatı verdiği tarihtir. Ancak bu talimatın, Tiran Boğazının kapatılmasının açıklamasından önce mi yoksa sonra mı olduğu açık değildir.
 
Harita 2.


2’nci Safha: Erteleme ve Diplomasi (23–28 Mayıs 1967)

     Mısır devlet başkanı Nasır, 23 Mayıs 1967’de İsrail’e gitmekte olan tüm gemilere boğazların kapatıldığını açıklayan konuşmasını yapmış ve konuşmasında; “Dün silahlı kuvvetler Şarm el Şeyhi ele geçirmiştir. Bu Akabe Körfezinde ki Mısır karasuyudur, egemenlik haklarımızın bir teyididir. Hiçbir şartta İsrail bayrağının Akabe Körfezinden geçişine müsaade edemeyiz. Savaş istiyorlarsa biz hazırız, buyursun gelsinler. Silahlı kuvvetlerimiz, halkımız, hepimiz harbe hazırız, ancak hiçbir şartta haklarımızın hiçbirinden imtina etmeyeceğiz. Buraları bizim sularımızdır.” hususlarını dile getirmiştir. Böylece Nasır, sadece İsrail ablukasını duyurmamış, aynı zamanda Mısır’ın İsrail ile savaşa hazırlandığını da açıkça beyan etmiştir.
     BM Genel Sekreteri U Thant, Nasır’ın UNEF gücünü Sina’dan çekme talebine rıza gösterirken, BM Güvenlik Konseyi de UNEF’in çekilmesi ve Tiran Boğazının kapatılması konusunda herhangi bir tedbir almada başarısız olmuştur. ABD ve İngiltere ablukayı Uluslararası Hukukun bir ihlali olarak görmüştür. Nitekim Başkan Johnson; “ABD körfezi uluslararası bir suyolu olarak görmekte ve İsrail gemilerinin ablukaya alınmasını kanunsuz bulmakta ve barışın tesisine yıkıcı tesir edeceğine inanmaktadır. Uluslararası sulardan serbest ve zararsız geçiş hakkı, tüm uluslararası camianın hayati menfaatidir” sözleriyle ABD’nin konuya bakışı ve tutumunu bir kez daha ifade etmiştir.
     Bu çerçevede İsrail, uluslararası su olarak görülen bir bölgedeki yasal haklarını geri kazanabilmek için eyleme geçmeye yönelik bir kısım uluslararası hukuk temeli kazanmıştır. Buna rağmen abluka süresince önleyici bir faaliyette bulunmama konusunda ABD tarafından kuvvetli baskı görmüştür. Johnson, İsrail’in uluslararası suları kullanma hakkını desteklemesine rağmen, İsrail’i bu hakları alma konusunda tek taraflı güç kullanmaması için uyarmıştır
     Nasır’ın Tiran Boğazını kapadığı açıklamasının ardından Başbakan Eshkol bunun açıkça Uluslararası Hukuka aykırı bir girişim olarak nitelemiştir. Mecliste yaptığı konuşmada Eshkol:
     “Bu sabah Mısır Devlet Başkanı Akabe Körfezi ile Kızıl Denizi birbirine bağlayan Tiran Boğazını İsrail bayraklı gemiler ile stratejik özellikte yük taşıyan diğer gemilere kapama niyetini ifade eden bir açıklama yapmıştır. Körfezdeki serbest dolaşımın herhangi bir şekilde
engellenmesi uluslararası özgürlükler ile ülkelerin egemenlik haklarının ciddi şekilde ihlali ve İsrail’e yönelik saldırgan bir faaliyettir.
     1957’den bu yana, denizcilikte gelişmiş ülkeler dahil bir çok devlet Akabe Körfezi ve Tiran Boğazından serbest geçiş hakkının uygulanmasını açıkça beyan etmişlerdir. Geçtiğimiz birkaç günde İsrail, bu hükümetler ile yakından temasa geçmiştir. Bunun sonucunda, bahse konu haklar konusunda ciddi ve yaygın bir uluslararası destek alınmıştır.
     Burada test edilecek olan uluslararası hukuk ve düzenin dayandığı açık ve resmi uluslararası taahhütlerdir. Bu yüzden bu an sadece İsrail için değil tüm dünya için bir kader anıdır. Bu durumu göz önünde bulundurarak, buradan diğer tüm ülkelere güney limanımıza olan serbest dolaşım hakkınızı derhal uygulamaya koymanızı talep ediyorum.”
     Bu sözleriyle Eshkol, Uluslararası Hukuka krizi çözmesi için açık ve doğrudan bir çağrıda bulunmuştur. Hem politik olarak yakın olduğu, hem de ticaret bağları bulunduğu ülkeleri yanına alarak hareket etmeyi tercih etmiştir. Bu süre zarfında İsrail, Mısır’ın faaliyetlerine dönük olarak tek taraflı askeri tedbirlere de başvurabilirdi. Ancak tam tersine, krizin çözümünde öncelikle kuvvete başvurma yerine diplomatik ve hukuki çözüm arayışlarına ağırlık vermiştir. Aynı gün Bakanlar Kurulu toplantısında Eban, “Asıl soru bizim buna karşı koymamız değil, tek başımıza mı yoksa diğerlerinin destek ve anlayışı ile mi karşı koymamızdır.” sözleriyle hükümetin arayışını ifade etmiştir.
     Bu noktaya kadar İsrail hükümeti krize yönelik (Tiran Boğazının kapatılması konusunda) üç karar almıştır:
· Abluka resmi bir saldırı hareketidir.
· ABD’den tavsiyeler alınıncaya kadar ne şekilde reaksiyon gösterileceğine karar verme konusunda 48 saatlik bir erteleme yapılmıştır.
· Dışişleri Bakanı ABD Başkanı ile durumu tartışmak üzere yüz yüze görüşme imkânlarını arayacaktır.
     Başbakan Eshkol, kendi generallerinden önleyici bir müdahale için zamanın çok uygun olduğu yolunda öneriler alırken, ABD tarafından bu tür bir hareket tarzının izlenmemesi yönünde telkinler alıyordu. Bu kapsamda Oren’e göre “U Thant’ın UNEF gücünün çekilmesi kararının üzücü olmasına rağmen Johnson, Sovyetleri işbirliği içinde gördüklerini, ABD’nin BM ve diğer uluslararası platformlarda krizin barışçıl yollarla çözümüne çalıştığını yazıyordu.
Kriz sonuçlanana kadar ABD, Patton tankları, Hawk füze parçaları, gıda ve ekonomik yardımdan oluşan 47.3 milyon dolarlık yardım ile 20 milyon dolarlık krediyi, içinde bulunduğu durumun üstesinden gelmesi için İsrail’e vermeye niyetliydi. Ancak bir ön şart söz konusudur, o da; İsrail ablukayı kırmak için bir test botunu dahi göndermeyecek ya da harbi önceden başlatacak bir girişimde bulunmayacaktı. İsrail’in herhangi bir tek taraflı hareketi, ancak tüm barışçıl yollar tüketildikten sonra makul görülebilecektir.
     Tek tehdit, Tiran Boğazının kapatılması olarak kaldığı sürece İsrail hükümeti, ABD ve başta İngiltere olmak üzere diğer denizci ulusların krize bir çözüm bulabilmesine kadar beklemeye razıydı. Diğer yandan, eğer İsrail hükümeti, ilk taarruzun dezavantajları gibi kendi hareketlerine yönelik olası politik tepkiler konusunda kaygı duymamış olsaydı önleyici askeri harekâta başvurabilirdi. Nitekim bunun, ilan edilmiş kırmızı çizginin geçilmesi, caydırıcı seviyede askeri kabiliyetin muhafazası, ya da ilk taarruzun avantajlarından yararlanma gibi stratejik temelleri mevcuttu. Buna rağmen İsrail karar vericileri tarafından tüm diğer gerekçeli alternatifler tüketilmeden harekete geçmeme ön planda tutulmuştur. Diğer bir ifade ile eğer İsrail hükümeti hukuki ve normatif değerleri dikkate almasaydı, Mısır askeri gücü Sina’yı geçtiğinde ya da Tiran Boğazını kapattığında önleyici askeri güç kullanımına müracaat edebilirdi.
     Bu süreçte kısa süreli de olsa diplomatik faaliyetler İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa arasında yürütülmüştür. Dışişleri Bakanı Eban, ABD ile görüşmeler yapma amacıyla Washington’a hareket etmiş ve yolda önce Londra, ardından da Paris’e uğramıştır. Bu ziyaretler sırasında Fransa ve ABD’den alınan mesajlar aynı olmuştur: İlk müdahaleyi yapanın İsrail olmaması İsrail’in menfaatinedir. Ancak İngilizler, çok arzu etmelerine rağmen İsrail’e nasıl bir yol izleyeceklerine dair tavsiyede bulunamayacaklarını belirtmiştir.
     Bu kısa diplomasi turu sırasında de Gaulle, Eban’ı önleyici müdahalede bulunmama konusunda uyarmıştır. Eban’a ifadesine göre; “Daha masasının yanına oturtulmadan bana yüksek sesle “Ne faites pas la guerre” demiştir. O an daha tanıştırılmamıştık bile. Ardından selamlaştık ve General sanki sözünü tamamlarcasına “Ne pahasına olursa olsun ilk ateş eden siz olmayın. Eğer İsrail saldırırsa bu ölümcül olacaktır. Dört süper güç bu sorunu çözmelidir.
Fransa, Sovyetleri kabul edilebilir bir barışa yönelik olarak etkileyecektir.”.
     de Gaulle’ün İsrail’in kriz karşısında ne yapmak istediği sorusuna ise Eban; “Eğer seçenekler teslim olma ve direnme arasında ise İsrail direnecektir. Kararımız verilmiştir. Bu gün ya da yarın harekete geçmeyeceğiz, çünkü bize vaatte bulunanların tutumlarını henüz öğrenmekteyiz. Bu işte yalnız mı olacağız yoksa uluslararası bir çerçevede mi hareket edeceğiz bunu öğrenmek istiyoruz. Eğer İsrail yalnız savaşırsa, maliyeti kanlı ve ağır bile olsa bundan galibiyetle çıkacaktır. Eğer diğer güçler faaliyetlerini irtibatları çerçevesinde gerçekleştirirse, İsrail direnişini onlarınki ile harmonize edecektir. Sadece bunu öğrenmek için henüz haklarımızı teste başlamadık” yanıtını vermiştir.
     Eban’ın Fransa’ya verdiği bu mesaj, İsrail’in kuvvete başvurmadan önce her tür çözüm yolunun denenmesi ve barışçı yöntemlerin tüketilmesine öncelik verdiğinin ifadesi olmuştur. Ayrıca, çok taraflı bir çözüm için açık bir tercih de ortaya konulmuştur.


3’üncü Safha: Kararlılık (29 Mayıs-4 Haziran 1967)

     Krizin üçüncü ve son safhası Eshkol’un Knesset’teki hitabı ile 29 Mayıs tarihinde başlamıştır. Eshkol konuşmasında gelişen olayları özetlemiş ve bunlara karşı İsrail tarafından gösterilen tepkileri ayrıntılı olarak açıklamıştır. Özetle Eshkol aşağıdaki hususları dile getirmiştir;
     Bölgedeki gelişmeler güvenlik ve politik durumları değiştirmiştir. Buna bağlı olarak Hükümet İsrail’in hayati menfaatlerini garanti altına alabilmek için bir takım politik ve savunma tedbirleri almıştır. Barışı ve hayati menfaatlerimizi koruyabilmemizin ilk şartı askeri gücümüzdür. Bu nedenle, Hükümetin mutabakatı ile İsrail Silahlı Kuvvetleri yedeklerinin seferberliği emrini verdim. İsrail hükümeti birçok durumda Tiran Boğazı ile Akabe Körfezinde serbest dolaşım hakkını kullanacağını ve gerekirse bunu savunacağını açıkça bildirmiştir. Bu, hiçbir taviz verilmeyecek en üst seviyedeki milli menfaattir. İnanıyorum ki abluka devam ettiği sürece barış tehlikededir.
     Dışişleri Bakanının Paris, Londra ve Washington’a yaptığı kısa ziyaretlerin maksadı bozulan statükonun yeniden tesisi için destek sağlamaktı. ABD ve İngiltere bu konuda kararlı açıklamalar yapmıştır. Hükümetimiz, ABD’nin uluslararası sularda serbest dolaşımı taahhütettiği izlenimini tam olarak edinmiştir. Benzer bir tutuma İngiltere Başbakanı’nın Dışişleri Bakanımızla görüşmelerinde de şahit olunmuştur. Diğer denizci devletler de serbest dolaşım konusunda etkin şekilde destek olmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir.
     Resmi taahhütlere bağlanan bu beklenti hükümetin bu safhadaki tutum ve faaliyetlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Bizim yükümlülüğümüz en başta uluslararası taahhütleri test etmektir ki bu gelecek birkaç gün içinde açıklığa kavuşacaktır.
     Mısır’ın Tiran Boğazını kapatması, hırçın tutumu ve ordusunun sınırımızda yığınaklanma içerisinde olmasının yanı sıra, terörist faaliyetlerin de varlığı bölgedeki gerilimi en üst noktaya taşımıştır. Bölgede savaş rüzgârlarını estiren Nasır’ın bu hareketleridir. Bugün ordumuz personel, bilgi birikimi, silah ve teçhizat ile savaşma azim ve iradesi bakımından gücünün doruğundadır. Şu an sadece deniz ulaşım güvenliğini garanti altına almaya çalışıyoruz. Aynı zamanda Mısır liderliğinde olabilecek bir taarruz ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Mısır ve müttefiklerinin sınırlarımızdaki yığınaklanmaları bu şekilde devam ettikçe, kanlı bir savaşın başlaması an meselesidir. Dolayısıyla İsrail Savunma Kuvvetleri herhangi bir taarruz durumuna karşı, harekât konusunu muhafaza edecek ve harbe hazırlık seviyesini en üst derecede tutmaya devam edecektir.
     Eshkol’un dikkat çektiği hususlar, İsrail hükümetinin hazırlıklı olduğunu ve gerekirse güç kullanabileceklerini, fakat öncelikli olarak diğer çözüm yollarını denemeye kararlı olduklarını açıkça göstermiştir.
     30 Mayıs’ta Ürdün Kralı’nın Mısır ile savunma anlaşması imzalaması bölgedeki tansiyonu daha da artırmıştır. Ürdün birliklerinin yabancı bir askeri gücün kontrolüne girmiş olması, İsrail için bir başka kırmızı çizginin ihlali anlamına gelmiştir. Aslında zaman geçtikçe savaş daha da yaklaşıyor ve İsrail’in endişeleri gittikçe artıyordu. İsrail tarafı, özellikle Mısır-Ürdün savunma işbirliğinin İsrail’e taarruz etmekten başka bir amacı olamayacağına inanıyordu.
     İsrail hükümetinin 30 Mayıs’ta yaptığı toplantıda önleyici askeri harekât kararı alınmamış olmasına rağmen konu gündeme gelmiştir. Wagner söz konusu kabine toplantısında önalıcı askeri harekât kararı alınıp alınmadığı noktasında yapılan tartışmalara dikkat çekmiş ve herhangi bir oylama yapılmamış olmasına rağmen kabine çoğunluğunun diplomatik çözüm
yollarının tıkandığı yönünde görüş birliğinde olduğu yorumunu yapmıştır.

     4’üncü Safha: Diplomasiden Önalıcı Güç Kullanımına Geçiş

     İsrail’in bu eylemi güvenlik, yasal ve ahlaki konular ile önleyici askeri harekât arasındaki etkileşimle ilgili ilginç ve önemli birçok soruyu gündeme getirmiştir. Brecher’e göre Çalışma Bakanı Yigal Allon önalıcı harekâtla ilgili 1967 baharında yazdığı, ancak savaş bittikten sonra yayınlanan bir makalesinde; “Önalıcı bir askeri harekâta ahlaken ve politik bakımdan karşı
çıkıyorum. Ahlaki bakımdan karşı çıkıyorum, çünkü İsrail’i herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmadan savaşı erteleyebildiğimiz kadar erteleme imkânı varken, önleyici bir harekâta gerek yok. Ve savaşı yıllarca erteleme imkânımız var. Politik açıdan ise böyle bir hareket, saldırgan bir tutum takınma bakımından tarihi bir hata olacaktır. Bu durumda dünyada dostlarımızı kaybedeceğiz ve ambargoyla karşı karşıya kalma ihtimalimiz var.”
     Allon’ın düşünceleri önleyici bir harekete karşı İsrail üst düzey idaresinde önceden hâkim olan bir tutumu açıkça göstermektedir. Buna rağmen Allon, İsrail’in aşağıda sıralanan altı olası durumda önalıcı harekat seçeneğini düşünmesi gerektiğini savunmaktaydı. Bunlar;
- İsrail’e yönelik bir tehdit oluşturan taarruzi (Arap) birliklerin yığınıklanmaya devam etmesi.
- Düşmanın, İsrail Hava Üslerine sürpriz bir taarruza hazırlandığı yönünde açık bir istihbarat söz konusu olursa.
- Bilimsel kurumlara ve nükleer reaktörlere yönelik bölgesel bir taarruz söz konusu olursa.
- Terör ve bombalama eylemleri pasif savunma tedbirleri ile kontrol altına alınamayacak boyutlara ulaşırsa.
- Ürdün herhangi bir Arap Devleti ile askeri ittifak içerisine girer ve yabancı ülke askerlerinin Ürdün topraklarında özellikle de Ürdün Nehrinin batısında konuşlanmasına izin verirse.
- Eğer Mısır Tiran Boğazını kapatırsa

     Allon’ın ortaya koyduğu yaklaşım, aslında İsrail liderlerinin karşı karşıya oldukları çelişkiyi göstermektedir. Bir tarafta önalıcı/önleyici bir harekete karşı ahlaki ve hukuki kısıtlamaların olduğunu ifade eden açıklamalar, diğer tarafta ise belirli şartların gerçekleşmesi durumunda ilk tetiği çeken olma konusunda yapılan tartışmalar yer alıyordu. Asıl soru ise hangi tarafın daha ikna edici olduğuydu.
     Genellemek gerekirse, Altı Gün Savaşları krizinin devletlerin ahlaki ve hukuki mülahazalarla sadece belirli bir noktaya kadar (bir taarruzun gerçekleşmek üzere olması veya bir devletin bekasına yönelik ciddi bir tehditle karşı karşıya kalması) engellenebileceği görüşünün daha fazla ağırlık kazanmasına sebep olduğu söylenebilir. Eğer ahlaki ve hukuki mülahazaların sınırlamaları olmasaydı veya güvenlik konusu ağırlık kazansaydı, İsrail’in önalıcı askeri harekâtı daha önce gerçekleşebilirdi.
     Aslında kriz süresince İsrail’in önalıcı askeri harekâta başvurabileceği üç bariz durum yaşanmıştır. Bunların ilki, 22 Mayıs 1967’de Mısır devlet başkanı Nasır’ın Tiran Boğazını kapatma tehdidinde bulunmasıydı. Bu durum sadece İsrail’in uğruna savaşı başlatabileceği “kırmızı bir çizgi” değildi, aynı zamanda ABD ve İngiltere de bu konuyu saldırgan bir tutum olarak görmekteydi. Literatüre göre İsrail bu noktada diğer devletlerin durumuna bakmaksızın, Boğazın kapatılmasına karşılık önleyici harekata başlayabilirdi.
     Tiran Boğazının kapatılması, İsrail’in “Casus Belli” olarak ilan ettiği hususlara doğrudan bir meydan okumaydı. Kırmızı çizgi ihlaline karşı uygun reaksiyon gösterilemediği takdirde İsrail’in caydırıcılığı ciddi anlamda zarar görebilirdi. Bu durum ise İsrail düşmanlarını, karşılığında bir reaksiyon olmayacağı düşüncesiyle diğer kırmızı çizgileri ihlal etme konusunda cesaretlendirebilirdi. Nitekim de böyle olmuştur. İsrail, ahlaki ve hukuki normlar içinde kalarak, öncelikle askeri olmayan tüm çözüm yollarını deneme durumunda kalmıştır.
İsrail hükümeti belli ki, Batı Dünyasının Tiran Boğazının uluslararası bir statü altına alınması konusunda başarıya ulaşabileceğini ve dolayısıyla İsrail’in güç kullanma durumunda kalmayacağını düşünmüş. Bu açıdan bakıldığında İsrail hükümeti, öncelikle uluslararası toplumun konu üzerinde çalışmasını, sonuç alınamadığı takdirde ise İsrail’in tek başına tutum takınabileceği bir hareket tarzını açıkça benimsediği görülmektedir.
     Önleyici askeri harekâtı gerektiren ikinci durum, 25 Mayıs 1967’de İsrail istihbaratının, Sina yarımadasındaki Mısır birliklerinden 4’ncü Zırhlı Tümenin harekete geçtiği yönündeki bilgiye ulaşmasıdır. Bu olay üzerine İsrail, savaşın çok yakın olduğu sonucuna varmıştır. Öngörüye dayanan bir harekata yönelik nihai motivasyon unsurunu, Nasır’ın Mısır ve Suriye’nin beraber hazırlandıkları savaşın “Genel bir savaş olacağı ve hedeflerinin İsrail’i yok
etmek olduğu” yönündeki açıklaması oluşturmuştur. Bu noktada önleyici harekâta yönelik motivasyonu artıran unsur sadece İsrail’in caydırıcı imajının korunması değil, aynı zamanda baskın avantajından da yararlanma arzusu olmuştur.
     İlk taarruz ederek baskın avantajından yararlanma stratejisine göre, yakın bir tehdide maruz kalma ve düşmanla savaş korkusu olan devletler için bekleyip düşman taarruzunu göğüslemekten, ilk taarruz eden taraf olunması daha iyidir. Bu çerçevede baskın avantajından yararlanma düşüncesi İsrail için önemliydi. Çünkü İsrail, kara parçası olarak küçüktü ve bu nedenle yerleşim yerleri ile savunma hattı arasında yeteri kadar derinlik yoktu. Ancak yine de krizin bu noktasında ahlaki ve hukuki normlara karşı gelerek önleyici bir harekât yapmanın olası kayıpları, kazançlarına nazaran daha fazla görüldüğünden, krizin sona erdirilebilmesi için askeri olmayan çözüm yollarının denenmesine devam edilmiştir.
     Önleyici askeri harekât için üçüncü durumu ise 30 Mayıs 1967’de Mısır ve Ürdün’ün savunma anlaşması imzalamasıdır. Ürdün birliklerinin başka bir ülke kontrolüne verilmesi, İsrail için bir başka casus belli anlamına geliyordu ve savaşın ilk emarelerini oluşturuyordu. Literatüre göre bir kez daha, baskın avantajından yararlanma stratejisi İsrail yönetimini bu noktada taarruza geçilmesi konusunda ikna etmeliydi.
     Bu iki durumun aksine, 30 Mayıs’tan sonra İsrail Hükümetinde diplomatik çözüm yollarının denenmesi yönündeki uzlaşmanın kaybolmaya başladığını belirtmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında 30 Mayıs’ta yaşanan gelişmelerin dengeleri değiştirdiği ve ilk taarruz eden taraf olmanın avantajları karşısında dezavantajlarının daha önemsiz gibi algılanmasına sebebiyet verdiği söylenebilir.
     Kriz esnasında alınan kararların altında ne gibi temel motivasyonların bulunduğunu tespit etmek, imkânsız değilse de oldukça zor bir iştir. İsrail yönetiminin hiçbir şeyden etkilenmese de, en azından aşırı güç kullanmama konusundaki uluslararası norm ve hukuki mülahazalardan etkilendiği yönünde görüşler mevcuttur. Krizin çözümüne yönelik İsrail’in birden fazla devletin desteğini araması, krize ait belirli noktalarda ısrarla uluslararası norm ve hukuk mülahazalarını gündeme getirmesi, defalarca stratejik konumunu göz ardı etmesi, ilan ettiği kırmızıçizgilerden zaman zaman ödün vermesi gibi hususlar, söz konusu etkinin varlığına dair verilebilecek örneklerdir. Bu açıdan bakıldığında, hukuki ve ahlaki normların karar almada önemli olduğu ve İsrail makamlarını bir noktaya kadar etkilediği görülmektedir.
Bununla beraber, yukarda tartışılan hukuki ve ahlaki kısıtlamalar konusuyla iç içe girmiş olmasına rağmen, ABD baskısının İsrail karar alma sürecinde sadece etkili bir girdi olduğu düşüncesi de doğru olabilir. Bu bakış açısı bizi, İsrail yetkililerinin kriz karşısında ne tür bir hareket tarzı izlenmesi konusunda karar alırken, hem ABD baskısı, hem de Uluslararası Hukuk ile haklı savaş geleneğinin gerekli kıldığı şartlardan etkilendiği sonucuna götürmektedir.
     Bu noktada, İsrail yetkililerinin önalıcı harekât kararı aldığı sırada ABD baskısının kalkmış olmasının şans olmadığını anlayabiliriz. ABD politikasındaki değişime şanstan ziyade İsrail yetkililerinde yaşanan tedirginlik artışı sebep olmuştur. Belki de İsrail yetkililerinin tedirginliklerini artıran faktörler ABD’yi de İsrail üzerindeki ahlaki ve hukuki normlara uyum baskısını azaltma yönünde etkilemiş olabilir.
     Handel’e göre “Devletin güvenliği tehlikeye girdiği takdirde İsrail Savunma Kuvvetleri önleyici taarruz gerçekleştirecektir” ilkesi İsrail Savunma Kuvvetlerinin stratejik askeri doktrininde yer alan önemli unsurlardan biridir. Buna karşın dönemin İsrail hükümeti, savaşın son çare olarak gerekliliği ve hakkaniyeti konusunda ikna olacakları ana kadar İsrail askeri gücünün bu doktrini uygulamasına izin vermemiştir.






     Savaşın Seyri

     1967 Arap-İsrail savaşı 5 Haziran günü sabah erken saatte İsrail uçaklarının Mısır hava üslerine yaptığı ani saldırısıyla başlamış, 10 Haziranda ateşkesin kabulüyle sona ermiştir. Savaşta İsrail’e karşı Mısır önderliğinde bir Arap koalisyonu vardı. Mısır, Suriye ve Ürdün savaşın ana aktörleri iken diğer Arap devletleri de asker ve silah yardımında bulunmuştur(Tablo 1.)








 TARAFLAR
· İsrail


· Mısır
· Suriye
· Ürdün
Destekleyen Ülkeler
· Irak
· Suudi Arabistan
· Sudan
· Tunus
· Fas
· Cezayir
· Libya
 Tablo 1.

     İsraillilerin ana hedefleri, İsrail ordu ve sivil merkezlerine ağır hasar verme kapasitesine sahip olan Mısır'a ait 30 Tu-16 “Badger” orta bombardıman uçağıydı. 5 Haziran'da İsrail saatiyle 07:45'te tüm İsrail'de sirenler çalıştı ve İsrail Hava Kuvvetleri (İHK) Odak (Moked) Operasyonu'nu başlattı. İHK ‘ye ait savaş uçaklarının çoğu bu harekata katıldı.
     Arap ülkeleri arasında en güçlüsü olsa bile Mısır'ın hava savunma sistemleri aşırı derecede zayıftı ve havaalanlarından hiçbirinde henüz bir saldırı karşısında Mısır savaş uçaklarını koruyacak zırhlı hangarlar yoktu.

     Savaş öncesi tarafların sayısal üstünlüklerine bakıldığı zaman ( Tablo 2. ) Arap ülkelerinin askeri gücü göze çarpıyordu.
GÜÇLER
Tablo 2.
· İsrail
264,000 (214,000 yedek kuvvet dahil)
300 savaş uçağı
800 tank
· Mısır : 240,000
· Suriye , Ürdün , Irak : 307,000

957 uçak
2504 tank



     İsrail savaş uçakları Mısır'a yönelmeden önce Akdeniz'e doğru yol aldılar. Bu sırada Mısırlılar, mevcut hava savunma sistemlerini de kapatarak tamamen saldırıya açık hale geldiler, endişelendikleri nokta ise Mısırlı kuvvetlerin, Mareşal Amer ve Korgeneral Sidqi Mahmoud'un al Maza'dan bindikleri, Sina'nın merkezindeki Tamada'ya yol alan uçağı vurmasıydı. Bu olay aslında bu saldırının sonucunu pek etkilememiştir, çünkü İsrail pilotları Mısır radar örtüsünün altında, gayet alçaktan uçmuşlardı, bu irtifa Mısır'ın SA-2 karadan havaya füzelerinin bir uçağı düşürebileceği irtifadan daha düşüktü.
     İsrail’in ilk ve en önemli hamlesi, Mısır Hava Kuvvetleri’ne karşı önleyici hava saldırısıdır. Mısır Hava Kuvvetleri, Arap ülkelerinin hava kuvvetleri arasında açık ara ile liderdi. İlk taarruzda İsrail, Mısır uçaklarının 393’ünü yerde kullanılamaz hale getirmiş, ilk günkü mücadelede Mısır’ın uçak kaybı 416 olmuştur.
     İsrailliler karma bir saldırı stratejisi uyguladılar, bombardıman ve otomatik top atışlarıyla uçakları vururken asfalt parçalayan bombalarla da sağlam kalmış uçakların havalanmasını engelleyerek daha sonraki İsrail dalgaları için kolay hedefler olmalarını sağladılar. Saldırı beklenilenden de başarılı oldu. Mısırlılar tam bir sürprizle karşı karşıya kalmışlardı. Bu saldırıda neredeyse tüm Mısır Hava Kuvvetleri yok olmuş, İsrail Hava Kuvvetleri ise yalnızca görece küçük kayıplar vermiştir. İsrailliler 19 uçak kaybetmişler, bu uçaklar da genellikle mekanik arızalar veya kazalar sonucunda düşmüşlerdir. Bu saldırı İsrail'e savaş sonuna dek hava üstünlüğü sağlamıştır.



KAYIPLAR
· İsrail
800 ölü
2563 yaralı
15 esir
46 uçak kaybı




· Mısır   : 11,500 ölü, 20,000 yaralı
· Ürdün : 700 ölü , 2500 yaralı
· Suriye : 2500 ölü, 5000 yaralı
· Irak     : 10 ölü , 30 yaralı

Toplam: 21,000 ölü, 45,000 yaralı , 6,000 esir  ( tahmini )
Tablo 3.

     Savaştan önce İsrail pilotları ve yer teknisyenleri, sortilerden dönen uçakların hızlı bir biçimde yeniden yüklenmesi için çalışmalar yapmışlar, bir uçakla günde dört sorti yapılmasını mümkün kılmışlardır. Arap hava kuvvetlerinde bu rakam günde bir veya iki sortidir. Bu çalışmalar İHK'nın Mısır'a birçok saldırı dalgası yollamasını mümkün kılmış, Mısır Hava Kuvvetleri'nin üzerinde büyük bir üstünlük sağlamıştır. Ayrıca bu durum, Arap ülkelerinde yaygın bir biçimde İsrail'e ABD ve İngiltere'nin destek verdiği izlenimi doğurmuştur.
     Mısır'ın önemli havaalanlarına yapılan ilk saldırı dalgalarının başarısının ardından İHK, Mısır'ın ikincil havaalanlarına ve Ürdün, Suriye ile Irak hava kuvvetlerine de benzer saldırılarda bulunmuşlardır. Savaş boyunca İsrail Hava Kuvvetleri, tekrar kullanılır hale gelmelerini engellemek için havaalanlarına saldırılarda bulunmayı sürdürmüştür.
     İsrail'in Golan tepelerinde elde ettiği nihai zaferin ertesinde ateşkes imzalandı. Bu antlaşmada İsrail; Doğu Kudüs, Golan Tepeleri, Gazze Şeridi ve Sina Çölü'nü ele geçirdi (Harita 3. ). 68 bin 300 kilometrekarelik bir alanı, Ürdün, Suriye ve Mısır topraklarını işgal eden İsrail sınırlarını altı günde iki buçuk kat genişletmiş oldu. Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen de İsrail bu toprakları elinde tutmaya devam ediyor. Kudüs, hiçbir devlet tanımasa da sonsuza kadar ve bölünmez başkent ilan edildi.


 
Harita 3.


     Savaş sonrasında Sina Yarımadası’ndan Mısır lehine çekilen İsrail ilerleyen dönemlerde diğer toprakları ilhak ettiğini açıklamıştır. Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen İsrail bu toprakları elinde tutmaya devam ediyor.
     İsrail bölgede gücünü ispatlarken bölgedeki günümüz Amerikan hegomanyası da şekillenmeye başladı. Pan-Arabizm çöküşü başladı. Bu savaştan sonra Arap politikası da tamamıyla değişti. Artık İsrail’i yok edemeyeceğini anlayan Arap ülkeleri Pan Arabizmi terk etti. Her ülke İsrail’e kaptırdıkları toprakları geri almanın ayrı ayrı peşine düştü.








Sonuç

    Giriş bölümünde sorduğumuz, “Meşru müdafaa düşüncesi ile ortaya konan önleyici ve önalıcı savaşa, acaba Uluslararası Hukukta yer var mıdır?” sorunun cevabını aramaya çalıştık. Bu amaç doğrultusunda 1967-Altı Gün Savaşları örneği üzerinden “önalıcı savaş” ve “önleyici savaş” olgularının uygulanışını ve Uluslararası düzeyde kabul edilebilirliklerini tarihsel örneğiyle göstermeye çalıştık.
     Altı Gün Savaşları’nda savaşı kışkırtan taraf Arap koalisyonu olmuştu. İsrail savaşa başvurmadan önce diplomatik yolları zorlamıştı. Uluslararası aktörlerin savaşın başlamaması için sarfettikleri tüm çabaya rağmen, Arap ülkeleri ambargo ve Tiran Boğazı’nın kapatılması yönünde ki kararlarından vazgeçmediler. Arap ülkelerinin savaş öncesi bu cesaret ve kararlılıklarının nedeni, o dönemde Vietnam bataklığına saplanmış ABD’nin hegemonyasının zayıf olması diyebiliriz. Bunun yanında Arap ülkeleri silah gücü olarak da güçlü görünen taraf araplardı ve bu güçlerini kullanmak için en uygun zaman olarak bu ortamı uygun görüyorlardı.
     Savaşta güçten ziyade strateji zafer getirir. İsrail diplomatik yollarla savaşı ertelemeyeceğinin farkındaydı. Dört tarafından “düşman” ile sarılı olan İsrail başarılı bir strateji izleyerek, ani bir saldırıyla Arap ülkelerinin en güçlüsü ve tehlikelisi olan Mısır’ın hava gücünü imha ederek başladı savaşa. Savaş süresince de toparlanmalarına fırsat vermeksizin hava saldırılarıyla düşmanını alt etmeyi başardı.    
     İsrail’in kuruluşundan itibaren süregelen Arap-İsrail gerginliği  her savaşta, kazananıyla kaybedeniyle, hiçbir zaman bir çözüm olmamış aksine daima yeni sorunlar meydana getirmiştir. Belki de savaşın bir çözüm yolu olmadığının en bariz ve güzel örneğidir Arap-İsrail savaşları. Son yıllarda çatışmasızlık hakim olsa da sorunların çözümü belirsiz bir tarihe ertelenmiş gibi duruyor. Kim bilir belki insanlık savaştan bıkarsa ve çözüm yolunda emek harcamayı yeğlerse, insanoğlunun tipik bir örneği olan bu iki halk da barışmayı ve çözüm bulmayı deneyebilir.

     



   








                                                   KAYNAKÇA

       Kitaplar:

· Arı, Tayyar, Uluslararası İlişkiler Teorileri, 2’nci Baskı, İstanbul, Alfa Yayınları, 2002.
· Arıboğan, D. Ülke, Globalleşme Senaryosunun Aktörleri, İstanbul, Der Yayınları, 1996
· Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Timaş yayınevi, 2014
· Çağlayan, Selin, İsrail Sözlüğü, İletişim Yayınları, 2004
· Davutoğlu, Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2004.
· Oran, Baskın, Küreselleşme ve Azınlıklar, Ankara, İmaj Yayınevi, 2001.
· Sander, Oral, Siyasi Tarih, 11.Baskı, Ankara, İmge Kitapevi, 2003.
· Şahin, Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Platin Yayınevi, 2015
· Şahin, Türel Yılmaz, Ortadoğu Siyasetinde İsrail, Platin Yayınları, 2005

Makaleler:
· Olgun, Kenan, Türk Basınında 1967 Arap-İsrail Savaşı
· Cural, Ahmet, Bush Doktrini ve Askeri Gücün Önalıcı ve Önleyici Savaş Kapsamında Kullanılması

Online Kaynaklar: