2 Mayıs 2017 Salı

ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİ




Harita 1 : Dünya siyasi haritası

ABD
     Dünya siyasi haritasına baktığımızda coğrafi olarak izole bir devlet olarak görüyoruz.[1] Ancak 20. yy’da küreselleşen dünya düzeni coğrafi izolasyondan doğan bir siyasi izolasyona izin vermemektedir. 1. Dünya Savaşı sonrası oluşturulmak istenen uluslararası topluluklar daha etkinlik sağlayamamışken, Avrupa ve Asya’da güç kazanan otoriter rejimler ikinci bir dünya savaşının yolunu açmış ve büyük yıkımlara sebep olmuştu. Bu savaşa kadar izolasyoncu bir dış politika güden ABD dünyada ki güç dengelerinin aleyhine değiştiğini fark edip 2. Dünya Savaşına müdahil olmak durumunda kalmıştı. Savaşın ilk zamanları diğer güçlerin bir birini yıpratmasına izin verirken sona doğru savaş sonrası düzenin kendi çıkarlarına uygun şekillenmesi adına savaşa müdahil olmuş ve kazanan tarafı belirlemiştir.
     Savaş sonrası dönemde hem kendi gücünü artırmak hem de kendisine rakip olabilecek bir devletin sınırlandırılabilmesi için uluslararası birlikleri güçlendirme çabasına girişmiştir. 1991’e kadar iki kutuplu dünya düzeninde üçüncü bir kutup olarak uluslararası güç dengesini sağlaması için çeşitli uluslararası örgüt ve Avrupa Birliği devlet üstü yapılanmasını desteklemiştir.
     Soğuk Savaş döneminden güçlü olarak çıkan taraf olan ABD, sisteme hakim güçlü ülke olarak gücünü hissettirme gayesi içinde oldu sürekli. Bu amaç doğrultusunda doğrudan kendisine bir tehdit oluşturmasa bile gücünün varlığını hissettirmek adına savaşlara girmiş neredeyse hepsinde hezimete uğramış. Ama karşısında güçlü bir karşı blok olmadığı için prestiji azalmasına ve gücü sorgulanır olmasına rağmen güçlü lider ülke olma özelliğini kaybetmemiştir.[2]
     2006 yılında George W. Bush başkanlık döneminde yayımlanan ve 2010 yılında Barack H. Obama başkanlık döneminde yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerini karşılaştırmalı olarak inceleyelim.[3] Tabloda da gördüğümüz gibi dört yıl arayla iki ayrı başkan döneminde oluşturulan bu iki belgenin güvenlik ve düşman algı ve tanımları birbirinden oldukça farklı ama algılar farklı olsa da temel amaç ABD güvenliği ve sürdürülebilir güçlülüğüdür. Amaç birliği olan tanımlama ve uygulama yöntemleri farklıdır.
     Bu iki belgenin görünürde uygulama yöntemi farklarına rağmen amaç ve sonuç anlamında benzerlikleri çoktur. Başkan Bush dönemi saldırgan ve gücünü gösterme amacı güden dış politika, Başkan Obama döneminde direkt askeri güç gösterimi maliyetli görülüp daha çok uluslararası güçler ön plana koyulmuştur. Başkan Bush dönemindeki saldırgan ve maliyetli tutum ABD bütçesine ağır yük oluşturuyordu. Uluslararası düzeni dolayısıyla ABD güvenliğini sağlamanın maliyetini sadece ABD’nin yüklenmesine karşı olan Başkan Obama bu amaç doğrultusunda uluslararası aktörleri etkin hale getirmeyi amaçlamış ve seçimler öncesinde de vaatleri arasında ön planda olan Afganistan ve Irak’tan çekilme sözünü kısa sürede yerine getirmiştir.
     Obama başkanlığında ki yeni politika belki ekonomik bir rahatlık getirmiş olabilir ama ABD’nin uluslararası arenadaki etkinliğinin azalması ve ABD destekli uluslararası güçlerin ABD’den boşalan yeri tam anlamıyla dolduramaması ve Çin, Rusya ve görece İran’ın bu boşluğu doldurmaya çalışması güce alışmış ABD’de bir rahatsızlık oluşturmuştur.
     Bu anlamda iç rahatsızlıklara en güzel örnek belki de Donald Trump’ın başkan seçilmesidir. Ilımlı Demokrat aday H. Clinton’ın seçilmesi büyük bir olasılıkken sert söylemlere sahip Cumhuriyetçi Trump’ın kazanmasının arkasındaki sebeplerden biri de Trump’ın sert söylemleridir. Son yaşanan olaylar ABD’nin dış politikada daha etkin bir rol oynamaya aday olduğuna işarettir.

Tablo1: Ulusal Güvenlik Stratejilerinde Genel Görünüm: Kavramsallaştırma, Tehdit ve Yöntem[4]

Güvenlik Kavramsallaştırması
Güvenlik Tehdidi
Güvenlik Yöntemi
ABD 2006
  • Dar ve somut
  • Üstünlük Stratejisi
  • Yeni Liberal Kurumsalcı teori
İstikrarsızlıktan doğan ve istikrarsızlık üreten küresel terör ve kaynakları
Demokratik dönüşüm için her türlü yol ve önleyici saldırı
ABD 2010
·          Geniş ve somut
·          İzolasyoncu zihniyet
·         Teorik olarak yeni liberal kurumsalcılık
Geçiş sürecinin tehditleri
Terörizm, kitle imha silahları, ekonomik sorunlar ve gereksiz maliyetler
Güvenlik, refah, değerler ve uluslararası toplum sıralaması, sorumluluk ve maliyet devri
İngiltere 2008
·          Bilinçli geniş ve soyut
·          Liberal stratejik zihniyet
·         Liberal teorik zihniyet
Terörizm, kitle imha silahları, başarısız devletler, salgın hastalıklar ve bunların doğuşuna neden olan güvensizliğin kökenleri

Önleyici davranış ve güvensizliği kökünde çözmek


İngiltere 2010
·          Geniş ve soyut
·          Güvenlikçi zihniyet (güvenlik özgürlük ve refahın kaynağıdır ve önceliklidir)
·          Reelpolitik bir yaklaşım (İngiltere’nin bağşam içinde sahip olduğu kapasite)

İhtimal ve etki hesaplamasına
göre üç aşamalı sıralama:
Uluslararası terörizm, siber
saldırı, doğal afetler,
uluslararası askeri krizler

Sekiz yöntem: İstihbarat, kaynağında çözüm, nüfuz kullanmak, normları güçlendirmek, tehditlerle mücadele, istikrara katkı
Fransa 2008
·          Geniş ve soyut
·          Müdahaleci stratejik zihniyet
·          Teorik olarak reelpolitik zihniyet

Pozitif gündem kurmak adına tehditle hedefi karıştırmak ve hedefle de aracı karıştırmak
Kırılgan rejimler

Beş işlev ( bilgi ve öngörü, caydırıcılık ve korunma, önleme ve müdahale), önleyici müdahale
AB ve NATO aynı zamanda
Fransa 2013
·          Geniş ve soyut
·          Liberal örgütleri araçsallaştırma zihniyeti
·          Reelpolitik egemenlik zihniyeti

Fransa’dan tüm dünyaya yayılan pozitif gündem, stratejik öncelikler ve istikrarsızlık kaynağı olarak kırılgan rejimler

Beş işlev ( bilgi ve öngörü, caydırıcılık ve korunma, önleme ve müdahale), önleyici müdahale
NATO ve önleyici müdahale
Rusya 2000
·          Çok geniş ve soyut
·          Devletin merkezileşmesi zihniyeti
·          Karamsar tasvir, iyimser beklenti


İç siyaset, NATO, terör

Önleyici tedbirler ve kapasite inşası
Gücün merkezileşmesi
Rusya 2009
·          Çok geniş ve soyut
·          Devletin merkezileşmesi zihniyeti
·          Tasvirde reelpolitik değerlendirme ancak beklentilerde idealist

NATO, iç siyasi ve ekonomik sorunlar

Önleyici tedbirler ve kapasite inşası
Gücün merkezileşmesi
Çin 2011
·          Dar ve somut
·          Stratejik kapasite inşası
·          Teorik olarak reelpolitik zihniyet

Çin’in büyüme ve gelişmesinin yaratacağı konvansiyonel tepkiler
İstikrar adı altında büyüme ve askeri modernizasyon (mekanizasyon, enformasyon, ateş gücü, hız, koruma destek kabiliyetlerini artırmak, güç biriktirme, sürat ve kalite )
Çin 2015
·          Dar ve somut
·          Stratejik kapasite inşası
·          Teorik olarak reelpolitik zihniyet
Hegemonyacılık, güç siyaseti, yeni müdahalecilik, uluslararası rekabet, terör eylemleri, etnik, dini ve sınır çatışmaları ve yerel savaşlar
“ Çin’in rüyası”, pozitif gündem
Aktif savunma için askeri modernizasyon (esnek kara ordusu, uzak denizlerde operasyon gerçekleştirebilen donanma, hava indirmeye odaklı hava kuvvetleri)


Rusya Federasyonu


Harita 2 : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkeleri

     Dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden kalan en büyük parça olan Rusya Federasyonu[5] gücünü kaybeden her iktidar gibi eski gücüne özlem içerisindedir. SSCB’nin dağılmasından sonra eski gücüne kavuşma ve ABD’nin tek başına hakimiyetine karşı tekrar alternatif olmayı hedefleyen Rusya Federasyonu, bu amaç doğrultusunda en sağlam ve önemli atılımını 1999’da Başbakan olarak iktidara gelen 2000’de ise iktidarını Başkanlık ile pekiştiren Vladimir Putin döneminde yapmıştır.
     2000 ve 2009 ulusal güvenlik belgelerine incelediğimizde güvenlik kavram, tehdit ve yöntemlerinin değişmediğini görmekteyiz. Bu stabil dış politika anlayışının arkasında çok sebep vardır. İç siyasette istikrar hedeflemiş ve başarmış bir Rusya, dışarda emin adımlarla hamlelerde bulunuyor. ABD öncülüğündeki NATO, Batı bloğuna karşı konumunu güçlendirmeye çalışıyor ve eski Sovyet bakiyesi üzerinde etkinlik kurmaya çalışıyorlar.
     Dünya Bankası’na alternatif olabilmesi ihtimaller dahilinde olan Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın[6] kuruluşunda öncülük etmiş ve Çin’le birlikte en büyük iki hissedardan biridir. Bu banka Asya’da yapılacak yatırımlara finansman sağlayıp gelişmiş batıya alternatif bir gelişme sürecine destek olmak amaçlanıyor. Gerçek bir alternatif olup olmayacağı tartışılabilir ama kuruluş sürecinde özellikle Batı’lı ülkelere AAYB’ye hissedar olmamaları yönünde uyarılarda bulunması ABD’nin rahatsız olduğunun göstergesidir.

İngiltere[7]

Harita 3: Birleşik Krallık


     Coğrafi olarak Avrupa kıtasından ayrı olmasının yanı sıra sosyolojik ve siyasi yapı olarak da birçok farklılıklar gösteren İngiltere son gelişmelerle (Brexit) daha bir uzaklaştı ve yoluna yalnız devam etmenin avantajlı olduğuna referandum ile karar verdiler. 
     İngiltere güvenlik arayışlarına sekiz yöntemle cevap arıyor: İstihbarat, kaynağında çözüm, nüfuz kullanmak, normları güçlendirmek, tehditlerle mücadele, istikrara katkı... İngiltere doğrudan müdahalenin maliyetini, devletlerin doğrudan işgali ve sömürgeci faaliyetlerine uluslararası bakış açısını iyi bilen ve çıkarlarını bu doğrultuda ki analizleriyle yönlendiren bir geleneğe sahip.
     ABD’nin İkinci Dünya Savaşına kadar benimsediği ve karlı çıktığı izolasyon politikasına tamamıyla aynı olmasa da benzer bir politika içerisindedir. Eğer ki hem uluslararası politikada söz sahibi olmak hem de bu süreçte maliyeti minimuma çekmek istiyorsanız istihbarat teşkilatınızın kuvvetli olması ve gizli veya açık her oluşum ve hareketlilikten haberinizin olması gerekir. Bu bilgileri ışığında olası tehlikelerden erkenden haberdar olunur ve ona göre tehlike büyümeden kaynağında çözülür. Bu yöntem doğrudan müdahaleden hem daha az maliyetli hem de doğabilecek herhangi bir zararı engelliyor.
     Uluslararası normların güçlenmesi ve yaygınlaşması için büyük çaba harcanmaktadır. Bu normlar Batı normları temelinde oluşup olgunlaşmıştır. Güçlü olmak sadece askeri veya ekonomik güçle ölçülemez bir olgudur. Ekonomik ve askeri güç eğer yumuşak güç (soft power)[8] ile pekiştirilmezse devamlılık sağlanamaz. Bu doğrultuda İngiltere özelinde Batı gücünün devamlılığını yumuşak güç sağlamaktadır. Uluslararası normlar dendiği zaman Batı akla geliyorsa eğer bu Batı’nın hakimiyetinin kabullenildiğinin göstergesidir. Uluslararası normları kendi güvenlik anlayışlarına göre şekillendiren Batı, bu sistemin devamı için sürekli bir güncelleme halindedir.


Fransa

Harita 3: Fransa
     Bir Batı klasiği olan düzensiz, istikrarsız yönetimlere karşı duyulan endişe ve korkuyu Fransa’da da görüyoruz. İstikrarsızlık kaynağı olarak görülen kırılgan rejimler daima bir tehdit olarak görülmüş ve önleyici müdahalelerle kendilerine zararı ulaşmadan çözümlenmeye çalışılmaktadır. Güvenlik tehditlerine karşı tedbirler artırılmış ve sistematik bir tehditlerden savunma yöntemi uygulamaktadır. Bunu şöyle sıralayabiliriz: “bilgi ve öngörü, caydırıcılık ve korunma, önleme ve müdahale”.
     Güçlü ülke olmanın ve gücünün devamlılığını sağlamanın birçok yöntemi vardır. Bunlardan en etkili olanlardan bir kısmını yumuşak güç olgusunu ön plana çıkarmak, uluslararası toplumun gücünü kendi lehine çevirebilmek, tehditleri önceden algılayabilecek bir devlet güvenlik ve istihbarat sistemi oluşturabilmek diye sıralayabiliriz.
     XX. yy ‘da olduğu kadar yumuşak güç kavramı daha önce önem kazanmamıştı. Uluslararası ittifaklar ikili üçlü gruplar halinde ve güç kavramı ordu gücü ve biraz da ekonomik güç olarak görülüyordu. Son yüzyıla baktığımızda ise her alanda olduğu gibi güç ve güvenlik algısında da muazzam değişiklikler meydana gelmiştir. Önceden tehdit olarak algılanan oluşum fiziki güçle çözümlenmek istenirken şimdilerde daha az maliyetli olan hatta maliyetini başkasına yüklemenin de mümkün olduğu yöntemler uygulanıyor. Doğrudan müdahale en son çıkar yol olarak görülüyor.
     Birinci Dünya Savaşından ders almayı beceremeyen ve İkinci Dünya Savaşında büyük yıkımlara maruz kalan Batı sonunda ders almayı başardı ve savaşın ilk çare olmadığını öğrendi. İki dünya savaşında çıkan ve adeta bir enkaza dönmüş olan Avrupa çabuk toparlanmayı başardı. Bu enkazı toparlamanın en rasyonel yolunun birlikten geçtiğini anladılar ve gayet güzel bir şekilde uygulamayı başardılar. Bu süreçte sadece siyasi çıkarlarını düzenlemek için değil hemen hemen her alanda uluslararası bir örgüt kurulmuş durumda ve sorunlarını bu yollarla çözmeye devam ediyorlar. Uluslararası örgütlere baktığımızda büyük çoğunluğunun Batı temelli olduğunu görüyoruz.[9] Bu da bize gösteriyor ki salt kendi aralarında ki sorunlarda değil küresel anlamda ki sorunlarda da çözüm aygıtı olabilecek kuruluşlara önem verilmiş ve bu örgütlerin gücü doğrultusunda kendi güçleri ve uluslararası etkinlikleri artmış durumda.







Çin Halk Cumhuriyeti


Harita 5: Çin Halk Cumhuriyeti
     Komünist bir siyasal yapı ve kapitalist bir ekonominin nevi şahsına münhasır bir karışımı olan ülke. 1990'lardan itibaren Çin ekonomisi yıllık ortalama %11 civarında büyümüştür. 2001 yılında Çin resmi olarak Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı. 1996 yılında Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan ile birlikte Şanghay Beşlisi'ni kurdu. 2001 yılında Özbekistan'ın da örgüte katılmasıyla adı Şanghay İşbirliği Örgütü  (ŞİÖ) olarak değiştirildi. 1 Haziran 1997 tarihinde Birleşik Krallık Hong Kong'u ve 20 Aralık 1999 tarihinde de Portekiz Macau'yu Çin Halk Cumhuriyeti'ne devretti. Devredilen bölgeler tek ülke, iki sistem politikası ile özel idarî bölge statüsü almışlardır ve çoğunlukla ekonomik, sosyal ve adli sistemlerinde bağımsızlığını koruyarak kendi yönetimlerini sürdürmeye devam ettiler.
     2000'li yıllarda Çin'in ekonomik kalkınması tüm dünyada önemli bir konu haline geldi. Çin'in terörizm ile savaştaki tutumu ülkeyi diplomatik yolla ABD ile işbirliğine yöneltti. Tayvan'ın siyasi durumu ve geleceği belirsizliğini korumakla birlikte Çin Komünist Partisi başta eski rakibi Kuomintang olmak üzere Çin'e karşı daha az düşmanca yaklaşan Tayvan partileri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi yönünde adımlar atıldı. 2012 yılında Japonya'nın Çin ile ihtilaflı olan Senkaku Adaları'nı kamulaştırması iki ülke arasında gerginliğe neden oldu. Çin Halk Cumhuriyeti'nin Güney Çin Denizi'ndeki adalar konusunda diğer ülkelerle yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle gerginlikler yaşandı.
     Çin ucuz iş gücüyle batılı sermayenin ilgi odağı olmuş durumda ve bu yüksek büyüme oranlarını buna borçludur. Gerek en büyük ikinci ekonomi olması gerekse de nüfusuyla Çin önemli bir caydırıcılığa sahiptir. Batı sermayesi ucuz iş gücü ve yasal düzenlemelerden dolayı üretim ve montaj fabrikalarını Çin’e çekmiş durumda. Çin’in amacı ise istikrarlı büyüme ve ekonomik bir güç olarak sözü geçer bir duruma gelebilmektir. Bu karşılıklı çıkar anlaşması doğrultusunda iki taraf da karlılığını sürdürüyor. Ama bu anlaşmanın yükünü çeken Çin halkı iken batılı sermayedar kar düzeyini sürekli artırma peşinde her yolu denemektedir. Bu sistemin daha ne kadar süreceği tam olarak bilinmese de çok uzak olmadığı ortadadır. Gerek gelişen teknolojinin insana olan ihtiyacı azaltması gerekse de ağır sanayi karşısında bilişim sektörünün gelişmesi ve dolayısıyla insan emeğine olan ihtiyacın azalması dolayısıyla bu mutualist birliktelik çok uzun sürmeyecektir.

Genel Değerlendirme
     Özellikle son zamanlarda dünya siyasetine hakim olan belirsizlik ve çabuk değişen denge ve söylemler de gösteriyor ki güvenlik algısı, terör tanımı, dost ve düşman ayrımı zorlaşmıştır. Suriye ve Kuzey Kore ile ilgili ülkelerin durdukları konumlar ve yaptıkları açıklamalar bu belirsizlikleri açık bir şekilde göstermektedir.
     ABD’nin ana hatları belli bir güvenlik anlayışı ve dış politikası olmasına rağmen hiç rasyonel davranamayan bir başkanı var ve her an ne yapacağı belli olmayan, neye kızacağı neye müsamaha göstereceği kestirilemeyen bir kişiliğe sahip. Bu durum da olaylara ABD’nin alacağı tavra göre yaklaşan ülkeler için sıkıntılı bir durum.
     Uluslararası örgütlerin işleyişi açısından da sıkıntılı bir durum bulunuyor çünkü çok kutuplu bir sistemde farklı güçler tarafından yön verilmeye çalışılıyor. Idlib’te meydana gelen vahim olaylarda da gördüğümüz üzere BM, Rusya’nın ret oyu üzerine işlemez duruma geldi ve ABD bireysel olarak müdahale kararı vermişti. Suriye’deki havaalanına yapılan hava saldırısı sonrası Rusya’dan sert açıklamalar gelmiş ve aralarında ki uçuş güvenliği anlaşmasını feshettiklerini açıkladırlar. Bu olay sonrası dengelerin değiştiği ve ABD ve Rusya’nın karşı karşıya gelebileceği bile konuşulurken bir kaç gün sonra bir araya gelen yetkililer ortak açıklamalar yapıp barış pozu vermişlerdir.
     Böylesi kaygan ve dengesiz uluslararası politikalar ışığından baktığımızda hiç iç açıcı bir manzara görülmemektedir. Dış politikada keskin ve geri dönülmez kararlar vermemenin en doğru yol olacağı bir uluslararası düzen mevcut. Böylesi bir siyasi kayganlıkta sert söylemler, büyük ülke dediğimiz, hakim devletler tarafından zaten kullanılmamaya çalışılıyor. Rasyonel karar almanın bu kadar önemli olduğu bir ortamda hele ki güçlü ve dengelere etki edebilecek büyük bir ülke değilseniz daima kaybeden ve zarara uğrayan taraf olursunuz.








[1] Harita 1 : Dünya siyasi haritası. S:1
[2] Benzer bir gücünü ispatlama çabasını Peloponez Savaşında görüyoruz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Peloponez_Savaşı
[3] Yalçın, Hasan Basri, Ulusal Güvenlik Stratejisi, SETA Kitapları, s:40
[4] Yalçın, Hasan Basri, Ulusal Güvenlik Stratejisi, SETA Kitapları, s:40
[5] Harita 2 : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkeleri

[6] https://tr.wikipedia.org/wiki/Asya_Altyapı_Yatırım_Bankası
[7] https://tr.wikipedia.org/wiki/Birleşik_Krallık
[8] Nye, Joseph S. Yumuşak Güç
[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/Uluslararası_örgütler_listesi

AKIL ve ERDEM


Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi

     21. yüzyıla büyük bir dinamizmle giren Türkiye, iç ve dış siyasetteki özelliklerini gözden geçiriyor ve kendini uluslararası sistem içerisinde yeniden konumlandırmaya çalışıyor. Türkiye’nin çoğul modernite tecrübesini ve çok kutuplu küreselleşme sürecini fırsata dönüştürme çabası, aynı zamanda kendi tarih, medeniyet ve kültür birikimini esas almasını da zorunlu kılıyor. Son yıllarda siyasetten hukuk sistemine, ekonomiden dış politikaya farklı alanlarda yaşanan büyük dönüşüm, yeni bir Türkiye paradigmasının doğmaya başladığının işaretlerini veriyor. Bu süreçte Türkiye tecrübesini özgün kılan temel unsur, bir tarafta kendi köklerine dayanması, öbür tarafta dünyaya açık ufuk perspektifinden bakabilme imkanına sahip olmasıdır.
     Türkiye’deki değişimi tetikleyen ana dinamiklerin sadece uluslararası sistemde yaşanan gelişmeler yahut küreselleşme olduğunu iddia etmek hatalı ve indirgemeci bir hüküm olur. Hiçbir yapı sadece dış etkenlere bağlı olarak değişmez. Her değişimde iç ve dış etkenler vardır, etki oranları farklı olsa da.
     Türkiye’nin ben-tasavvurundaki dönüşüm, ülke içindeki ulusal sorunlarımıza nasıl yaklaştığımızı da belirliyor. Düne kadar tabu kabul edilen ve çözülemez addedilen pek sorun, dokunulmaz olma niteliğini yitiriyor. Din, devlet, birey, toplum, cemaat, kimlik, siyaset, kültür, sanat, özgürlük, demokrasi, insan hakları, şeffaflık kavramları üzerinden yapılan “büyük Türkiye tartışması”, yerel ile küreselin, tarih ile bugünün, gelenek ile modernliğin, birey ile cemaatin, dini olanla sekülerin, merkez ile çevrenin iç içe geçtiği bir zeminde cereyan ediyor ve yeni fırsatlara ve meydan okumalara kapı aralıyor. Türkiye’nin önündeki büyük fırsat, bu dinamizmi Farabi’nin “erdemli şehir” diye tarif ettiği sosyo-politik düzlemde ve geniş medeniyet tasavvuru içerisinde meczedebilme imkânına sahip olmasıdır.
     Bu tasavvuru hayata geçirebilmek için Türkiye’nin yeni bir muhayyileye ihtiyacı vardır. Çarpık modernleşme tarihimizin sırtımıza bindirdiği yüklerden kurtulmanın yolu, temel hak ve hürriyetleri esas alan, hesap verilebilirlik ve şeffaflık ilkelerine dayalı bir siyasi-hukuki sistemin inşa edilmesinden geçmektedir. Türkiye’nin darbelerle ve hukuk dışı müdahalelerle sekteye uğrayan inişli çıkışlı demokrasi tarihi, siyasi sistem tartışmalarını zorunlu kılmaktadır. Suiistimale açık, baskıcı ve totaliter bir sistem, insanın en temel hakları olan hayatının, aklının, hürriyetinin, nesebinin ve izzetinin korunmasını garanti altına alamaz.
     Hiçbir sistem, ne kadar mükemmel tanımlanırsa tanımlansın, bir dizi soyut kuraldan ibaret değildir. Trafik kuralları gibi temel sosyal kurallara bile uymak belli bir toplumsal olgunluğa, sorumluluk bilincine, sahiplenme duygusuna, mekân algısına ihtiyaç vardır. Doğru tanımlanan bir siyasi-hukuki sistemin yaşayan bir gerçeklik haline gelmesi, bireylerin ve toplumun o sistemin dayandığı ilkeleri kabullenmesine ve yaşatmasına bağlıdır. Siyasi sistem ve hukuk düzeni tartışmalarında ihmal edilen tarih, kültür, millet, gelenek, hafıza ve ortak tasavvur unsurları sistemin soyut kurallarından daha önemlidir. Sistemin dayandığı ilke ve kuralların insanların maşeri vicdanında, hafızasında, irfanında, tasavvurunda, muhayyilesinde neye tekabül ettiğini dikkate almak zorundadır.
     Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesi, değer merkezli ve erdemli bir toplumun inşası için gerekli olan zemini ifade eder. “özgürlükten” feragat etmeden “anlamlı” bir hayat yaşamak, modernitenin temel çıkmazlarından biridir ve bu ikilem, Türkiye’nin toplumsal ve moral tercihlerini kendi özgün şartlarında derinden etkilemeye devam etmektedir. Özgürlük ile anlam, seçme hürriyeti ile ilke, çoğulculuk ile düzen arasında denge kurabilen bir toplumsal muhayyile, bizi bu değerler arasında bir tercih yapma ikileminden kurtarır. Özgürlük, yenilik ve yaratıcılık adına geleneği, toplumu ve düzeni reddetmek bir seçenek olmaktan çıkar. Türk modernleşmesinin temel çıkmazı, Kant’ın “antinomi”lerine benzer ikilemler üretmesi ve bunların yarattığı krizlerden kurtulamaması olmuştur.
     Türkiye’nin yeni dinamikleri, genç nüfusu, demokratikleşme talebi, katılımcı kültürü, ekonomik potansiyeli, milli güvenliği, bölgesindeki etkinliği ve yükselen küresel profili, yeni toplumsal muhayyilenin doğuşunun işaretlerini vermektedir. Önümüzdeki on yıllarda Türkiye’nin temel mücadelesini, eski korkularından ve yüklerinden kurtulması ve yeni toplumsal muhayyile inşa etme çabası belirleyecektir. Bu yeni inşa süreci, aynı zamanda tarihimizle, Osmanlı’yla, Cumhuriyet’le gelenekle, modernlikle, Avrupa’yla, Ortadoğu’yla, Afrika’yla, mevcut dünya düzeniyle, siyasetle, ekonomiyle, küreselleşmeyle yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı tazammun etmektedir.
     Bu inşa sürecini başarıyla yürüten bir Türkiye, 21. yüzyıl dünyasında kendi sıkletiyle mütenasip bir konuma gelecek ve temel sorunlarını çözecek kapasiteye ulaşacaktır. Tarihinden gocunmayan, coğrafyasından kaçmayan, milletin aklına, irfanına ve vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır. Türkiye’nin yeni toplumsal muhayyilesi, bu ülkenin gerçek potansiyelini ortaya koyacak ve onun “parçalanmış”, “mühtedi”, “sığıntı”, “Avrupa’nın hasta adamı”, “ayrık otu”, “travmatik” gibi sıfatlarla anılan bir ülke olmaktan çıkartacaktır.
     Türkiye’nin travmatik kimliklerden ve vehmi korkulardan kurtulması, zaman ve mekan tasavvurunun derinlik kazanmasını ve tarih ve coğrafyanın normalleşmesini sağlayacaktır. Fakat her inşa çabası, “buraya nasıl geldik?” sorusunun açık ve samimi bir şekilde tahlil edilmesine bağlıdır. Bunun için önce mevcut durumun ortaya çıkmasına neden olan tecrübeyi gözden geçirmemiz ve yakın tarihin bizi getirip bıraktığı noktaya dair sahici ve samimi bir muhasebe yapmamız gerekiyor.
     Türkiye, din (“irtica”) ve millet (“bölücülük”) korkularını aştığı oranda bir normalleşme süreci yaşamaktadır. Bazılarının vehmettiğinin aksine, Türkiye ne dini özgürlükler yayıldığı için teokratik bir devlet ve gerici bir toplum haline geliyor ne de etnik kimlikler ifade özgürlüğüne kavuştukça bölünüyor ve parçalanıyor. Aksine, Türkiye’nin temel sorunu yıllarca çağdaşlık, istikrar, düzen ve birlik-beraberlik adına temel özgürlük alanlarını baskı altına almaya çalışması olmuştur. Türkiye bu korkularından ve vehimlerinden kurtuldukça hem iç siyasetinde hem de dış politikasında normalleşiyor ve kendisiyle, tarihiyle ve coğrafyasıyla barışıyor. Zihin ve muhayyile dünyamızda hayata geçirmek zorunda olduğumuz bu büyük barış, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal potansiyelini tüm yönleriyle harekete geçirecek ve onu gerçek manada yükselen bir güç haline getirecektir.
     Bu noktada Türkiye devleti, bürokratı, siyasetçisi, askeri, aydını, kanaat önderi, din adamı, kısaca toplumun tüm aktörleriyle, kendi kendine ürettiği tüm korku ve vehimlerinden kurtulduğu oranda normalleşmekte ve kendine ve etrafına yeni bir özgüvenle ve açık zihinle bakabilmektedir. Türkiye siyasi ve ekonomik manada küçüldükçe toplumsal ve siyasi mekan daralmakta ve toplumsal ve farklılıklar bir çatışma unsuru haline gelmektedir. Bu yüzden Türkiye korku ve vehimlerinden kurtulurken aynı zamanda muhayyile kabiliyetini güçlendirmek ve açık ufkunu genişletmek durumundadır.
     Türkiye’nin zihin muhayyile dünyasının “normalleşmesi” aynı zamanda bir “norm”a kavuşması ve belli kural, ilke ve değerlere bağlı hale gelmesi demektir. Bu manada normalleşme, sıradanlaşmayı değil, yaşadığımız siyasi-sosyal tecrübenin belli bir atıf çerçevesinde anlam kazanmasını ifade eder. Türkiye’nin kendi tarihiyle ve coğrafyasıyla barışması, iç ve dış sorunlarını doğru tanımlamasına imkan sağlamakta ve yeni fırsat alanları sunmaktadır. İnsan hakları, birey-devlet ilişkisi, Kürt sorunu, Alevi kimliği, dini azınlıklar gibi temel sorunların çözüme kavuşturulması,  bu barış ve normalleşme süreciyle mümkün olacaktır.
Ahlak ve Hukuk İlişkisi
     Ahlak ile hukuk arasındaki ilişki toplum düzeninin temelini oluşturur. Bu ilişki erdemli bir toplum modeli açısından daha hususi ve ağırlıklı bir öneme sahiptir. Ahlak, iyi-kötü ve doğru-yanlış değerlerinin ortaya koyduğu tutum ve davranış kurallarını ifade eder. Ahlaki değerlerin öncelikli muhatabı bireydir. Zira adil olmak, iyilik yapmak yahut yalan söylememek gibi ahlaki normlar, bireylerin önce kendi vicdanlarında kabul etmeleri gereken değerlerdir. Fakat bu ahlaki kurallar toplum ve kamu düzeni için de bağlayıcı niteliklerdir ve hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında bir temel teşkil eder.
     Hukuk, bir otorite (örneğin devlet, din, aşiret konseyi, vb.) marifetiyle yasal ve bağlayıcı nitelik kazanan kurallar bütününü ifade eder. Hukuk ilkeleri açık-seçik ve evrensel, yani herkese uygulanabilir olmak zorundadır. Hukukun bu bağlayıcı niteliğini teminat altına alan, adil ve eşit uygulanmasını sağlayan, toplumun kabul ettiği temel otorite genellikle devlettir. Devletin bizatihi kanun koyucu ve hukuk koruyucu bir otorite olup olmadığı felsefi açıdan tartışmaya açıktır. Zira bir topluluğun birlikte yaşama iradesinden vücut bulan devlet, siyasi meşruiyetini ve hukuki gücünü onu var eden topluluktan alır. Devletin yasalaştırdığı ve uyguladığı hukuk kuralları son tahlilde bir topluluğun üzerinde ittifak ettiği ve benimsediği değerler ve kurallar bütünüdür. Devletin asli fonksiyonu bu ahlaki ve hukuki kuralların adil ve şeffaf bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır.



“Bitmemiş Bir Proje” Olarak Cumhuriyet
     Habermas, moderniteye yönelik anti-modernist ve post-modernist eleştirileri değerlendirirken bu tenkitlerin hatalı bir varsayımdan hareket ettiğini söyler. Ona göre modernite henüz “bitmemiş bir proje”dir. Modernite, aydınlanmanın başlangıçtaki ideallerinden sapmış ve köklerine aykırı bir şekilde totaliter ve kapalı bir ideolojik-siyasal sistem haline gelmiştir. Habermas, moderniteye iki beklenmedik unsurun “çelme taktığını” ve onu tökezlettiğini düşünür. Bunlar küresel kapitalizm ve araçsal rasyonalitedir. Küresel kapitalizm, sermaye birikimi ve emeğin metalaştırılması sayesinde adalet ilkesini sarsmış ve küresel düzeyde büyük haksızlıkların ve dengesizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uluslararası şirketler, tüketim kültürü ve çok uluslu şirketlerin yönettiği piyasa ekonomisi, küresel kapitalizmi modernitenin yegane ekonomi-politik sistemi haline getirmiştir. Bu birinci sapmadır.
     İkinci sapma, insanın aklını nasıl kullanacağı ve varlıkla nasıl ilişki kurduğu meselesiyle ilgilidir. Araçsal rasyonalite, “niçin?” sorusunun yerine “nasıl?” sorusunu ikame etmiş ve eylemlerimizin ontolojik temeli haline gelmiştir. “Neden” ve “niçin” sorularının tazammun ettiği gaye, hikmet, sebep, mana gibi temel kavramlar bir kenara bırakılmış; “nasıl” sorusunun cevapladığı fayda, iş görebilme, işlevsellik, verimliliği artırma, geçerlilik gibi hedefler üzerinde odaklanılmıştır. Bir başka ifadeyle, eylemlerimize anlam veren ilkelerin yerini iş yapma süreçleri ve prosedürler almıştır. Araçsal akıl, insan-tabiat ilişkisinden bilim ve teknolojiye, kültür yaşamından estetik kavramına kadar hayatın her alanını kapsadığı için, çağımızın siyaset, toplum, ekonomi, sanat kodlarını da belirlemekte ve her şeyi araçsal hale getirmektedir. Bu araçsallaşmanın nihai kertede neye hizmet ettiği sorusu da muğlaklaşmaktadır; zira araçların (medium-media) tanımladığı bir dünyada, araçsal ilişkilerin ötesinde ve üstünde düşünme ve hissetme imkanı giderek ortadan kalkmaktadır. Araçsal rasyonaliteye karşı Habermas, “iletişimsel rasyonalite” (communicative rationality) kavramını savunur ve aklın asli işlevini, sağlıklı ve açık bir iletişim ortamında yerine getirebileceğini söyler.
     Cumhuriyetin kapalı bir sistem haline getirilmesi ve bir millet değil devletçilik ideolojisine dönüştürülmesi, imparatorluğun ardından yeniden millet olma projesinin temel sapmalarından biridir. Milletin müşterek hafızasına, tarihine ve irfanına yabancılaşmış ve büroktratik elitizme indirgenmiş Cumhuriyet, hem Osmanlı-İslam geleneğine hem de Batı’nın eleştirel geleneklerine karşı kapalı bir sistem haline gelmiş ve kendini bu şekilde güvence altına altına almaya çalışmıştır. İslam medeniyetiyle ilişki kurmayı gericilik ve zaman-dışılık olarak kurgulayan kadrolar, aynı şekilde Batı’da ortaya çıkan Avrupa-merkezciliğe yönelik eleştirilere de zihinlerini kapatmışlardır. Modernitenin kendini aşma çabaları, Türk modernleşmesinin zayıf kökleri ve yüzeyselliği dikkate alındığında, Türkiye’de derin sarsıntılara yol açabilir ve yeni bir paradigma inşasını zorunlu kılabilirdi. Ülke içindeki siyasi güç mücadelesiyle birleştiğinde bu durum, Cumhuriyetin siyasi ve zihinsel olarak kapalı bir sistem haline gelmesi sonucunu doğurmuştur.
     Oysa köklü bir hukuk sisteminin, demokratik kurumlarının ve erdemli bir toplumun inşa edilmesi anlamında Cumhuriyet kapalı bir sistem değildir ve bu manada “bitmemiş bir projedir”. Bu bitmemişlik, Cumhuriyetin ve demokrasinin devam eden, sürekli gelişen, derinlik kazanan, yeni ufuklara açılan bir yönetim modeli olmasıyla ilgilidir. Tamamlandığını ve bittiğini iddia eden siyasi-toplumsal düzenler, kapalı bir sisteme dönüştüklerini ve sonlarının geldiğini de ifade etmiş olurlar. Bu yüzden bir tarafta tarihe ve toprağa dayanan, öbür tarafta bugüne ve geleceğe “açık ufuk” zaviyesinden bakabilen milletler kendi iç dinamiklerini muhafaza edebilir ve yeni meydan okumalar karşısında yeni inisiyatifler geliştirebilirler. Bir millet rejimi olarak Cumhuriyet, dinamizmini, uzviyetini ve hayatiyetini bu niteliğinden alır.
     Burada Cumhuriyetin dört temel unsurunu hatırlayalım: Cumhuriyet milletin iradesine, hukuk düzenine, bir vatan mefhumuna ve tarihi hafızaya dayanan siyasi düzenin adıdır. Bu dört unsur birbirini tamamladığı ve desteklediği ölçüde Cumhuriyet, millet-merkezli bir erdemli toplum hedefine yaklaşır. Bu unsurların doğru tanımlanması ve aralarındaki ilişkinin sağlam ve tutarlı bir zemine oturtulması, akıl ile gelenek, birey ile toplum, ahlak ile hukuk, değer ile özgürlük ve sistem ile aktör arasındaki dengeni kurulması açısından hayati öneme sahiptir.
     Bu dört unsur Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel yapı taşlarını oluştur. Bu dört unsurun birbirine yaklaştığı ve uyum içinde olduğu dönemlerde, Türkiye siyasi özgürlükler ve toplumsal dinamikler açısından büyük açılımlar yapabilmiş; bu değerlerin askıya alındığı ve yıprandığı dönemlerde ise Cumhuriyet olma vasfını büyük oranda yitirmiştir. Cumhuriyet dönemi siyasi tarihi, bu kurucu değerlerin genişleyip derinleşmesiyle daralıp kaybolması arasındaki mücadelenin tarihi olarak da okunabilir. Aynı şekilde Türkiye’nin düşünce ufku, Batı’yla ve dünya sistemiyle olan ilişkisi ve kendini dünyada konumlandırma biçimi, bu temel değerlere yüklediği anlamlara göre kabz u bast halleri içerisine girmiş ve med-cezirler yaşamasına neden olmuştur.
Bir Medeniyet Muhasebesine Doğru
     Mekanistik medeniyet anlayışının yarattığı sorunlara dikkat çeken Jeremy Rifkin, alternatif bir tez olarak “empatik medeniyet” kavramını geliştir ve “homo sapien artık homo empaticus’a dönüşüyor” der. Aydınlanmanın rasyonalist filozoflarının zannettiğinin aksine insan sadece hesapçı bir akıl, narsistik bir ben-algısı, çıkarcılık ve ayakta kalma güdüsüyle hareket eden bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda hisseden, merhamet eden, başkaları için kaygı duyan, özveride bulunan, fedakarlık yapabilen, paylaşan, sosyal dayanışmaya ve etkileşime açık bir varlıktır. Günümüzün mekanistik-bireyci hayat anlayışı ve toplum düzeni, insanların birbiriyle empati kurmasını sağlayacak bir iklim sunmamakta, tersine insandaki bencil ve tahripkar özellikleri tahrik etmekte ve onları adeta bir yaşam şartı haline getirmektedir. Oysa insanın empati kurabilmesi, ötekine açılabilmesi insan oluşunun temel özelliklerinden biridir. Sonuç olarak, “empati kurmak medeni olmaktır”.
     Fakat Rifkin’in bu iyi niyetli girişimi, Kartezyen sübjektivizmin ve araçsal rasyonalitenin sınırlarını aşmak için yeterli değildir. Modern medeniyet anlayışının varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini köklü bir şekilde gözden geçirmeden kendini varlığın merkezinde gören insanın psikolojik repertuarına bir takım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine bilen öznenin ben-merkezci tutumunu daha da güçlendirecektir. Zira varlık hakkındaki bilgimizi düzeltmeden ahlaki erdemlere sahip olmak mümkün değildir. Çağdaş medeniyetin ürettiği fizikalist evren anlayışının aşılması, varlığın bütün olarak yeniden ele alınmasına ve Sadra’nın “varlığın evi” dediği gerçeklik düzeyinin yeni bir bilinç ile idrak edilmesine bağlıdır. Medeni olmak aynı zamanda eşyanın tabiatına uygun davranmak ve böylece adaleti tesis etmek ise, varlığın zati nitelikleri ve anlamı üzerinde yeni bir tefekkür süreci başlatmak gerektiği aşikârdır. İster tekil manada insanlık medeniyetini ele alalım isterse de çoğul manada farklı kültür ve medeniyetleri esas alalım, tarihin bundan sonraki seyri, nasıl bir varlık tasavvuruna ve medeniyet kavramına sahip olduğumuza göre şekillenecektir.

    
İslam, Şiddet ve Barış: Temel Kaynaklara Bir Bakış


Harita: Dünya Yaşayan Dinler Haritası



     Din, şiddetin kaynaklarından biri midir?
     Bu soru dinle bir şekilde ilişkili pek çok insanın zihnini meşgul etmektedir. Dini eleştirenler açısından bu sorunun cevabı genellikle olumludur ve bunun tarihsel örneklerini zikretmek kolaydır. Rene Girard’ın dinlerdeki kurban ibadetlerini şiddet eğilimleri olarak tasvir etmesinden farklı dini geleneklerin dışlayıcı iddialarına kadar pek çok şeye bakarak, dinlerin hem sosyal hem de teolojik düzeylerde şiddet ürettiği sonucuna varılabilir. Çoğu kez yapıldığı üzere, Ortaçağ Avrupa’sındaki Haçlı Seferleri veya engizisyon mahkemeleri veya İslam tarihindeki Cihat hareketleri göz önüne alınarak, her iki dini geleneğin tarihinin de, bir savaş, çatışma, şiddet, parçalanma ve zulüm tarihinden başka bir şey olmadığı iddia edilebilir. Baştan kabul edilmiş olan sonuç açıktır: İnsanlar dindar oldukları nisbette şiddete meyyaldir. O halde bu problemin çözümü, dünyanın kutsaldan arınmasıdır (de-sacralizastion). Dinlerin, özellikle de bazılarının, sekülerleştirilmesi, modernleştirilmesi gerekir ki böylece şiddet içeren özlerinden ve miraslarından kendilerini kurtarsınlar.
     Tayfın diğer ucunda ise dinden kaynaklanan şiddeti en iyi ihtimalle bir tezat ya da en kötü ihtimalle kendi dini inancının tahrifi olarak gören mümin vardır. Dinler şiddete davet etmezler. Aslında dini öğretiler barış yanlısıdır, gök ile yeryüzü arasındaki, Yaratan’la yaratılmış arasındaki kadim ahengi yeniden tesis etme amacı güderler. Ancak bazı dini öğretiler ve hisler, siyasi kazançlar uğruna şiddeti tahrik etmek üzere istismar edilir. Din adına şiddete başvurulur, fakat din şiddete müsamaha göstermez. Sekülarizm taraftarının dine karşı öne sürebileceği tek geçerli eleştiri, dinlerin kendilerini böyle istismar ve suiistimallerden koruyacak etkili yöntemler geliştiremedikleridir. Juergensmeyer’in modern dönemde dini kökenli şiddete dair kapsamlı çalışmasında da gösterdiği gibi, şiddet dini ve kültürel sınırlar tanımaz ve kolayca yer bulabilir. Her halükarda, kendi adlarına kuvvet kullanımını engellemenin yöntemlerini bulmakta başarısız oldukları müddetçe dinler hücuma maruzdurlar. Bu hücum, müntesiplerinin zihinlerine ve kalplerine barış ve şiddet-karşıtlığı bilincini yerleştirmekte başarısız oldukları zaman daha da acımasızdır. Kısaca, dinler bizatihi şiddet kaynağı olarak görülemez. Sadece onları kötüye kullanan bazı insanlardan bahsedilebilir.
     Her iki görüşün de kuvvetli delilleri vardır ve din ile şiddete dair önemli noktalara işaret ederler. Ancak her iki yaklaşım da dinin sabit bir tanımına dayandığı için eşit derecede hatalıdır. Ve her iki görüş de dinlerin farklı ve zengin tecrübelerini gelenekteki tarihsel bir kesite yahut görüşe indirgerler. İslam ve şiddetten yahut Hinduizm ve savaştan bahsederken, genellikle başvurulan yöntem kutsal metinlere bakıp, onların uygulamasından veya uygulanmamasından kaynaklanan tarihsel gerçeklerle metinleri karşılaştırmak ve çelişkilerini göstermektir. Kutsal metinle tarihsel uygulama arasında uygunsuzluk bulunan dönemleri, o dinin tarihindeki kırılma noktaları, yani mensuplarının o dinin metinlerinin vaaz ettiği ölçülere sadık kalmadığı anlar olarak tasvir ederiz.
     Her ne kadar bu yaklaşımın belli avantajları varsa da, bu yaklaşım dini metinlerin nasıl yorumlanıp mensuplarının gündelik tecrübelerinin bir parçası haline geldiğini dikkate almaz. Dini bakımdan bağlayıcı olan metinlerin, mensuplarının müşahhas tecrübeleri çerçevesinde nasıl okunduğuna, keşfedildiğine ve zenginleştirildiğine bakmak yerine, metni tarihten ayırırız ve metnin ve/veya bütün tarihin metinle ilgili temelinin tarihsel olarak masum olduğunu farz ederiz.
     Bu görüş, kutsal metinlerin merkezde olduğunu inkar etmek değildir. İslam söz konusu olduğunda, Hz. Peygamberin sünneti ile birlikte, Kur’an İslami dünya görüşünün ana kaynağıdır. Üzerinde konuşabileceğimiz farklı yorumlar son tahlilde tek bir metnin yani Kur’an’ın yorumlarıdır. Sufi, Hanbeli, Vahhabi yahut modernistler tarafından farklı şekillerde okunan tek bir metin vardır ortada. Hz. Peygamberin sünnetinin İslami dünya görüşünün ve dini hayatın bir parçası olması, kutsal metnin Müslümanların müşahhas tecrübeleri çerçevesinde okunup yorumlandığını teyit eder. Aslında, daha sonraki kuşakların manevi ve ahlaki örnekleri haline gelmiş olan ilk Müslümanlar Kur’an’ı Hz. Peygamberin rehberliğinde ve öğretmenliğinde bu şekilde öğrenmiştir.
Siyasi-Hukuki Bağlam: İslam Fıkhı ve Barış Sorunu
     Savaş, barış, cihat, dini azınlıklar ve daru’l-İslam, daru’s-sulh, daru’l-ahd ve daru’l-harb gibi dini-siyasi bölümlemelere dair şer’i hükümler, İslam milletler hukukunun önemli bir parçasıdır. Bunların bağlamsal ve tarihsel yorumu, hem modern İslam araştırmaları hem de Müslümanların kendileri için önemli bir sorun teşkil eder. Hicri ikinci asırdan başlayarak fakihlerin bu konudaki görüşlerini tahlil ederken görülen son derece yaygın bir eğilim, bazı fakihlerin görüşlerini İslam’ın bütün zamanlara ve mekânlara uygulanabilir “sahih” (orthodox) yorumu diye sabitlemektir. İslam hukukunun Kur’an’ın ve sünnetin nihai otoritesine dayandığı teslim edilse de, hukuki kurallar olarak şeriat Müslüman alimlerin ve cemaatlerin farklı zaman ve şartlara uyum sağlamaları için onlara ciddi bir özgürlük ve hareket alanı verir. İlk dönemlerdeki Müslüman alimler, fakihler, müfessirler, hadis alimleri ve tarihçiler bu özgürlük alanının farkındaydılar ve böylece İslam’da çeşitli hukuk okullarının ve görüşlerin ortaya çıkıp gelişmesine katkıda bulundular. Ne var ki, şeriatın bu ‘adapte edici’ ve esnek tabiatı sadece Batı bilim camiasında değil aynı zamanda İslam dünyasında da önemli ölçüde göz ardı edilmiştir. Günümüz dünyasında da bu durum, şeriatın öğretilerinin ve dolayısıyla bizzat İslam’ın asli bir barış ve bir arada var olma kültürüne teminat vermediği şeklinde tekrarlanan sonuca götürmüştür.
     Savaş ve barışla ilgili olan geleneksel şeriat hükümlerinin hukuki-siyasi veçhelerini tahlil etmek içi, tartışmamızı birbiriyle ilişkili üç mevzu ile sınırlayacağız. Birincisi dahili ve harici saldırılara karşı Müslüman topluluğun kendini savunma hakkı ve ilk Müslümanların Mekke döneminin açık “pasifizm”inden Medine döneminin “aktivim”ine geçişidir. Bu mevzu zorunlu olarak saldırıya (offensive) veya savunmaya yönelik (defensive) savaş olarak cihat meselesini ve onun Batı geleneğinde jus ad bellum konusuyla olan ilişkisini gündeme getirir. İkincisi, bazı fakihlerin, yani İmam Şafi’i’nin ve Hanefi fakih Muhammed es-Serahsi’nin, Müslüman devletlerin dini sebeplerle toprak genişletmesinin meşruiyetiyle ilgili hukuki görüşlerinin siyasi bağlamıdır. Bazı çağdaş bilim adamları, Şafi’î’nin, inançlarından dolatı gayrimüslimlere karşı cihat yapılmasını meşru gören yorumlarını orantısızca abarttılar. Üçüncü mevzu, dini azınlıklara, yani zımmilere, İslam hukukunda nasıl muamele edileceği ve onun İslami gelenekteki dini çeşitlilik ve kültürel çoğulculukla ilgisidir.
Sosyo-Kültürel Bağlam: Çatışma, Bir Arada Var Olma ve Barış
     İslam muayyen bir kültürel kimlik formu emretmez. Bunun hem temel öğretilerden hem de tarihten kaynaklanan sebepleri vardır. İslam geleneğinde merkezi bir dini otorite veya din adamları sınıfı yokluğu, dini işlerin kamuya ait alanda düzenlenmesini belirleyecek bir model olarak otoriter yapıyı engeller. Hukuk okullarının çokluğu ve onlar arasındaki görüş farklılıkları buna delalet eder. Bu vakıa Müslümanlar tarafından çoğu zaman bir gurur hissiyle belirtilse de, İslam geleneğinde yerleşmiş ve yaygın kabul görmüş görüşlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Belli bir inançlar ve ameller kümesini, meşru bir şekilde, sahih ve orta yol olarak kabul edebileceğimizi farzedersek, bu küme merkezileştirilmiş bir hukuki kararlar yekununa değil, ümmetin nesiller boyunca oluşturulmuş icmasına dayanır. Sahih ve orta yola ait ilkeleri belirleme süreci, sadece fukahanın tekelinde değildir. Orta yolun tespiti ve yaşanması, pek çok sosyal etken ve aktör tarafından şekillendirilir. Bu aktörler arasında edebiyatçıları, dervişleri, velileri, “zındıkları”, ozan ve şairleri, falcıları, siyasi liderleri, yöneticileri, bilim adamlarını, sanatçıları, tüccarları, diplomatları, filozofları ve kelamcıları bulmak mümkündür. Dini otoritenin görece ademi merkeziyetçi yapısı, hem merkeziyetçi ve otoriter modellerin gelişmesinin önünü kesmiş, hem de bir meşruiyet ve özgünlük sorununun doğmasına neden olmuştur. Bazıları, ki bunlar arasında Vahhabi diye bilinenler ve bazı oryantalistler vardır, bu durumu İslam’ın kurallarından bir sapma olarak görmüşler, İslam tarihinin İslami olmaktan ziyade, çelişkili bir nitelik arz ettiğini iddia etmişlerdir. Ulemanın tasarladığı mükemmel şeriat toplumu ile Müslüman toplumların pratikleri arasında açık tutarsızlıklar olduğunu kabul etsek bile, bu sağlıklı bir gerilimdir ve fakihlerin katı bir şekilde metne-dayalı, nispeten soyut ve indirgemeci bir şekilde hukukçu yaklaşımlarına karşı, bir “kontrol ve dengeler” mekanizması olarak işler.
Çoğulculuk ve Kimlik Siyaseti
     Günümüzün çoğulculuk tartışmaları, kimlik tartışmalarının aldığı yeni şekiller hakkında bize fikir veriyor. Modern devlet, geleneksel toplumların esnek, geçişken, çok katmanlı ve ademi merkeziyetçi kimliklerin yerine katı, tek-boyutlu ve merkezi kimlikler inşa etmeye çalıştı. Bu büyük dönüşümün yol açtığı kültürel travmalar hala devam ediyor. Bu manada kozmopolit kimlik tanımları, kimlik siyasetinin yön verdiği iktidar ilişkilerinin sorgulanması açısından önemli imkanlar sunmaktadır. Katı, indirgemeci ve dışlayıcı kimlik tanımları yerine vurgunun kimliklerin geçişkenliği ve dinamik yapısı üzerine yapılması, katı ve ideolojik kimlik tanımlamalarının aşılmasına yardımcı olabilir. Fakat bunu genelleştirmek ne kadar mümkün? Herkesin melez, kozmopolit, çok kültürlü, çok kimlikli olduğu ya da olacağı varsayımından hareketle bir toplumsal düzen kurulabilir mi?
     Bugün mutlak ve katı kimlik tanımlarının yerine, hem derinliği olan hem de esnekliğe sahip kimlik tanımlarına ihtiyacımız var. Kimliklerin esnek ve geçişken yapısını köksüzleşmeden ve yabancılaşmadan benimsediğimiz zaman Türklerin Türklüğü, Kürtlerin Kürtlüğü, Fransızların Fransızlığı, vd. bir sorun olmaktan çıkacaktır. Birbirimizin Türklüğünü, Kürtlüğünü, Araplığını vs. bilinçli bir şekilde unuttuğumuz gün birbirimizi kucaklayacak kadar yakın oluruz. Bunun için Türkiye’nin şu ana kadar referans kabul ettiği etno-seküler kimlik tanımlarını aşıp, mirasçısı olduğu geleneğin pozitif değerlerine geri dönmesi gerekiyor. Kısacası kimlik siyaseti yapmadan kimliğimize sahip çıkabilmek için, kendimizi tarihin ışığında yeniden tanımlamamız gerekiyor.
     Türkiye çoğulcu bir ülke olmalı mı? “ortak iyi”nin anlamını yitirdiği, ahlaki değerlerin rölativize edildiği, küresel kapitalizmin bütün kimlikleri tekdüzeleştirdiği bir siyasi-kültürel sistemin şekillendirdiği çoğulculuk, bizi ancak yeni kimlik çatışmalarına ve toplumsal bunalımlara götürür. Türkiye farklı renk ve seslerini bir ahenge dönüştürecek ve bundan milli bir güç devşirecekse, bunu ortak tarihi tecrübesine, ortak gelecek tasavvuruna ve ortak aidiyet duygusuna dayandırmak zorundadır.





TOPLUMSAL HAREKETLER SOSYOLOJİSİ







     İnsan sosyal bir varlıktır ve insanlık tarihi kadar eski bir toplumsal süreci vardır. Yapısı gereği kolektif yaşama uygun olan insanoğlu topluluklar halinde yaşamaya meyillidir. Bu toplumsal yaşam isteği karşılıklı etkileşim ve birlikte hareket etme gibi olgular doğurur. Eski dönemlerdeki etnik ve dinsel hareketlerden günümüzdeki küresel boyut kazanan çevre ve küresel adalet hareketlerine, Arap isyanlarından özellikle Batı başkentlerinde rutin halini alan gösterilere kadar birçok konu hakkında insanların birlikte hareket ettiğine ve tepki gösterdiğine şahit olmaktayız. Futbol maçlarında çıkan kavgalardan, linç girişimlerine veya değişik amaçlarla hükümete hatta devlete karşı yapılan gösterilere kadar, bütün toplumlarda görülen bir olgu haline gelmiştir. Dolayısıyla toplumsal hareketler iletişim ve etkileşimin bu kadar geliştiği ve yoğunlaştığı günümüzde toplumsal ve siyasi dinamiklerin göz ardı edilemez bir parçası olmuştur.
     Temelde toplumsal hareketler değişim talebiyle ortaya çıkan ve belli bir süre devam eden oluşumlar olarak tanımlanabilir. Değişim istendiği gibi muhtemel bir değişime direnme amacını da taşıyabilir. Bu hareketler devrimci oldukları gibi reformcu, muhafazakar, anarşist veya daha nice amaçlar doğrultusunda olabilir. Özel bir konu ile ilgili olabildiği gibi ulusla veya uluslararası konular için de değişim istenebilmektedir. Eskiden lobi ve siyasi partiden farklı olarak daha çok sistem dışı ve sokakta görülen faaliyetler olmakla beraber, bu hareketler (çevre ve kadın hareketler gibi) giderek daha fazla sistem içerisinde yer almaya başladırlar ve demokratik süreçlerin önemli bir parçası haline geldiler.
     Sosyoloji on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkışından 1960’lara kadar süren ilk dönem teorilerinin kolektif kolektif teorileri açıklama çabası içerisinde olunmuştur. İlk dönemlerde kolektif eylem, olağan eylem kalıplarını ve kurulu düzeni aşan, devre dışı bırakan ve zayıflatan kolektif eylem tarzı olarak görülmüştür. Günümüz kolektif davranış ve toplumsal hareket literatürüne zemin oluşturan bu teoriler günümüzde aşılmış olsa bile halen geçerli olan bazı önermeleri, kitlesel hareketlerde karşımıza çıkmaktadır. Kitle eylemleriyle uğraşırken güvenlik güçleri de bazen bu teoriye göre hareket ederler. Dolayısıyla aradan yarım asır geçmesine rağmen bu yaklaşım önemini kaybetmemiştir. 
     Fransız İhtilali’nde insanların sokaklara dökülüp her şeye saldırmaları ve etrafı yakıp yıkmaları düşünürleri kitle ve kalabalıkların ruh hali ve düşünce yapısı hakkında düşünmeye yöneltmiştir. Kalabalık davranışlarını açıklamaya çalışan önemli düşünürlerden birisi Fransız düşünür Gustave le Bon’dur. Ancak le Bon’un kalabalıklara karşı tutumu olumsuzdur ve kalabalık psikolojisinin ona katılanları makul/rasyonel düşünme tarzından uzaklaştırdığını düşünür ve bu şüphecilik o dönemde hakim elitlerin kitlelere karşı duyduğu şüphe ve olumsuzluğu yansıtır. Ona göre birey kalabalığa dalınca “kendi benlik duygusunu kaybeder ve sayının çokluğundan kaynaklanan yenilmez bir güce sahip olduğu duygusuna kapılır”. Le Bon’un kalabalığa karşı olumsuz tutumu, “ medeniyetler ancak küçük entelektüel aristokrasi tarafından yaratılıp yönlendirilmiştir, asla kalabalıklar tarafından değil” cümlelerinde açığa çıkan seçkinci düşüncesinde görülmektedir.
     Le Bon’a göre, kolektif davranış düzensiz, muhalif ve spontane isyan eylemidir ve şiddet meyillidir. Birden fazla bireyin kalabalığa dönüşmesi, bir tür kolektif zihin yapısına kapılarak onları tek başlarına olduklarında davranacaklarından çok daha farklı hissetmeye, düşünmeye ve davranmaya yöneltir. Birey kalabalıkta kendini kontrol yetisini kaybeder ve normalde uyumlu davranış sergileyen insanlar kalabalığa karıştıklarında kalabalık liderinin yönlendirmesi ile ya en basit dürtülerine göre davranırlar ya da daha yüce idealler peşinde koşarlar. Le Bon kalabalıkta insanların davranışlarının birbirine bulaşıcı olduğunu ve insanların grup içinde gelişecek ya da grubun lideri tarafından ortaya konacak her türlü hareket tarzını benimseyecek biçimde etkiye açık hale geldiğini, saldırgan ve düşüncesiz davrandıklarını savunmuştur. Bunu ispatlar nitelikteki örnekleri gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde geçmişte ya da yakın tarihlerde yaşanmıştır. Toplumda sosyal, ekonomik ve kültürel yönden sıkıntı yaşayan bireylerin (gençler ve yoksullar gibi) bu tip kolektif davranışlara daha yatkın olduğu düşünülmüştür.
     Kalabalık kavramı ve güruh (aggregate) kavramından ayrı olarak değerlendirilmiştir. İlkinde bireyler arasında geçici de olsa karşılıklı bir bağ olduğu halde ikincisinde böyle bir ilişkinin olduğu söylenemez. Kalabalığın, taklit, sayı çokluğu, zaman ve mekan yönü vardır ve kriz, felaket ve gereklilik faktörleri kalabalıkların oluşmasında hızlandırıcı bir etki yapar. Diğer bir ifade ile kalabalık psikolojisi, insanlar arasında bulaşıcı bir özellik taşımaktadır ve kavgacılık gibi birisinin taşkın davranışı diğer birilerine bulaşır. Kalabalıkta sayı arttıkça kalabalık psikolojisi etkisini de artırmaktadır.
     Kalabalık psikolojisi ve kitlelere mesajın sade ve kesin bir biçimde sunulması prensibi, Moussolini gibi siyasetçilerin işine yaramıştır. Bu kitle psikolojisi yöntemleri demagoglar ve provokatörler tarafından da sıkça kullanılmaktadır. Sade ve duygu yüklü mesajlar (ihanet, namus, intikam gibi) kalabalıkları peşinden sürüklemekte oldukça etkili olabilmektedir.
     Sembolik etkileşimden yararlanan Blumer, insanların dünyaya nesnelere yükledikleri anlamlara göre hareket ettikleri, bu anlamların etkileşimle ortaya çıktığı ve bu anlamların yorumlama sürecinde yaratıldığı, sürdürüldüğü ve dönüştürüldüğü yönündeki üç temel varsayımdan hareket eder. Blumer’e göre kolektif davranış, “ büyük ölçüde spontane, kuralsız ve düzensizdir”. Kolektif davranışlar temel olarak üç aşamada ortaya çıkmaktadır. Sosyal dengede ki düzensizlik (unrest) ve huzursuzluk bazı kişilerin var olan durumlarını açıklamak ve tatmin etmek için yeterli olmaz. Diğer bir ifade ile, bir toplumda dengesizlik ve huzursuzluğun var olması otomatik olarak kolektif tepki oluşması anlamına gelmez. İkinci olarak, bir grup insan var olan rahatsızlıklarını bir birleriyle paylaşır ve bir şeyler yapılması gerektiği konusunu tartışırlar. Böylece toplumda huzursuzluklar yayılır. Toplumsal düzende ki bozukluklar ve bu konudaki huzursuzluk tesadüf, sirayet (bulaşma), duyarlılık ve etkiye açıklık ve karşılıklı etki ile ortaya çıkar. Blumer’in görüşünde, toplumsal huzursuzluklar düzenli ve planlı bir biçimde ortaya çıkmak yerine, daha çok rasgele süreçlerle ve faktörlerle ortaya çıkar. Bu süreçte insanların etkiye açık olması ve bazı konularda duyarlı olması belirli bir konuda ikna olmalarına yardımcı olmaktadır.
     Blumer, kolektif davranışın irrasyonel olduğunu ret ederek, bu tür davranışların da rasyonel ve anlamlı bir davranış olduğunu söylemektedir. Ona göre, kalabalık eylemleri bulaşıcı “döngüsel tepkilerle” oluşur. Hem insanlar tepkilerini birbirlerine bulaştırırlar hem de ortaya çıkan tepkilerden yenileri gelişir. Kalabalığın üyeleri ne istediklerini tam bilmedikleri için kapsamlı projeler geliştirmek yerine yalnızca etraflarındakilerin davranışlarını taklit ederler. Kalabalıklarda simgesel iletişim kısa devre edilerek, katılımcılar yalnızca doğrudan başkalarının hareketlerine tepki verirler, özellikle “ortaya çıkan söylentiler yoluyla korku ve endişe ile kolayca yönlendirilebilirler ve galeyana getirilebilirler.
     Mahrumiyet, kişinin bir konuda eksik bırakıldığı düşüncesine sahip olmasıdır. Göreceli mahrumiyet anlayışı ise, tamamen objektif standartlara bağlı bir mahrumiyet olgusuna dayanarak değil, insanların beklentileriyle gerçekte buldukları durum arasındaki farklılık yüzünden ya da kendi durumlarının başkalarınınkinden farklı olması yüzünden mağduriyet düşüncesinin ortaya çıkmasıdır. Diğer bir ifade ile, mutlak ve somut bir mahrumiyetten bahsetmek yerine beklentilere göre veya başkalarına göre insanların daha kötü durumda olduklarına inanmaları ve bu duruma kızgınlıkları dolayısıyla protestoya başvurmalarıdır. Burada sözü edilen göreceli mahrumiyet ve kızgınlık, kolektif eylem için yeter şart değilse bile gerekli bir şarttır.



     Tedd Gurr’e göre, mahrumiyet düşüncesi olduğu için durumları/konumları iyi olan sosyal gruplar da kendilerine haksızlık yapıldığına inanarak protestoya başvurabilirler. Örneğin, uzun süre iyi giden işlerin birden kötüleşmesi yüzünden kızgınlık ve hayal kırıklığı dolayısıyla başvurabilirler. Hatta, iyi düzeydeki grupların siyasi ideolojik veya ekonomik durumlarının bozulma tehlikesi/tehdidi ve endişesi de onları protestoya sürükleyebilir. Örneğin, Nisan 2007 “Cumhuriyet Mitingleri” bu bağlamda görülebilir çünkü AK Parti’nin seçeceği bir cumhurbaşkanının kendi yaşam tarzlarını tehdit edeceğini düşünen bazı orta ve üst sınıf grupları, binlerce insanı protesto için İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde toplayarak protesto eylemleri gerçekleştirmiştir.
     Göreceli mahrumiyet teorisinde bir birine zıt iki tez ortaya çıkmaktadır: kötüleşme tezi ve iyileşme tezi. Kötüleşme tezinde, kötüleşen koşullar dolayısıyla insanların sahip oldukları kızgınlık ve öfkenin, kolektif davranışa yol açtığı savunulurken, iyileşme tezinde ise insanların durumları düzeldikçe isyan etme ihtimallerinin arttığı öne sürülmüştür. James Davies, bu iki tezi “J eğimi” birleştirmeye çalıştı. Uzun süre iyi düzeyde devam eden şartların birden tersine dönmesi ve kötüleşmesi dolayısıyla isyan çıkacağı savunulmuştur. Özetle, Göreceli Mahrumiyet Teorisi ister objektif isterse algılanmış/kurgulanmış olsun mahrumiyet dolayısıyla insanların sahip olduğu şikayet ve kızgınlıklar kolektif eyleme yol açmaktadır. Bu teori özellikle durumu iyi olan orta ve üst sınıfların durumlarına yönelik hissettikleri tehdit dolayısıyla da kolektif eylemlere başvurabileceklerini kabul etmektedir.

Toplumsal Hareketlerde Örgütlenme ve Kaynaklar
     Kaynakların mobilizasyonu (harekete geçirilmesi) toplumsal hareketler teorisinde önemli bir kırılma ve değişim yaratmıştır. Gustave le Bon’un irrasyonel kalabalık psikolojisi anlayışından başlayarak daha sonra ortaya çıkan mahrumiyet ve kızgınlıkların kolektif davranışa yol açtığı ve dolayısıyla bu tür hareketlerin rasyonellikten uzak olduğu fikri 1970’lerde önemli bir kırılma yaşayarak terk edilmiştir. Kolektif davranışın da diğer toplumsal davranışlar gibi rasyonel olabileceği fikrine gelinmiştir. Bu değişimin temel nedeni, 1960’larda bütün dünyada ve özellikle Batı toplumlarında ortaya çıkan öğrenci hareketlerinin ve Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi’nin akademik çevrelerde önemli bir ilgi ve sempati toplamasıdır. Çoğu bu tür hareketlere katılmış olan araştırmacılar, daha sonra bu hareketler üzerine yaptıkları araştırma ve analizlerde, sivil haklar isteyen ve protestoya katılan insanların da diğer insanlar gibi kar/zarar, risk/fayda ve maliyet/yarar değerlendirmesi yaparak rasyonel biçimde eylemde bulunan normal insanlar oldukları düşüncesini savunmuşlardır.
     Kaynak mobilizasyonu, ekonomik analizden yola çıkarak bireylerin ve sosyal grupların zararlarını azaltıp kazançlarını artırma (kar maksimizasyonu) prensibiyle eyleme başvurduklarını savunmaktadır. Toplumsal hareketlerin faaliyet gösterdiği toplum düzeni de, bir ekonomik düzen olarak görülmüş ve toplumsal hareket örgütlerinin de firmalar gibi toplumsal faydalar üretmek için ortaya çıkan kuruluşlar olduğu ve bunların arz-talep prensibiyle hareket ettiği savunulmuştur. Burada, kişisel düzeyde olduğu gibi, toplumsal hareket örgütlerinin de kendi grup yararlarını gözettikleri ve kar-zarar prensibinden hareket ettikleri savunulmuştur. Toplumsal harekete katılan kişiler, hem kendileri, hem savundukları gruplar ve hem de topluma kazandıracakları avantajları ve yararlı sonuçları düşünerek fedakarlık gerektiren davranışta ve eylemde bulunurlar.
     Kaynak mobilizasyonu yaklaşımında, kolektif eylemin sürdürülebilmesi için kaynakların ve onu iyi kullanabilecek örgütlenmenin gerektiği fikrinden hareket edildiği bilinmektedir. Etkili olabilmek için kaynakların geniş üye tabanına sunulması ve katılımın artırılması gerekmektedir. Toplumsal hareketlere üyelik ise, bir boşlukta gerçekleşmez. Aksine var olan toplumsal ağlar ve bağlantılar, bir harekete destek devşirilmesine önemli katkıda bulunur. Örneğin, Amerika’daki siyahi kiliseleri, Sivil Haklar Hareketinin tabanının oluşmasına önemli zemin hazırlamıştır. Benzer şekilde mezhep bağları, akrabalık ve aşiret ilişkileri, hemşerilik ve meslek grupları da hareketlere önemli taban sağlayan grup rolünü oynayabilir. Bazı durumlarda belli bir toplumsal grubun bir harekete toptan katılımı ve destek vermesi de söz konusu olabilir. Bu duruma blok üyelik ya da blok katılım denmiştir.
Kapitalist Sanayi Toplumu Açısından Toplumsal Hareketler:
     Kapitalist topluma karşı tutumları ister karşıt ister taraftar olsun, toplumsal hareketlerin bugünkü kapitalist toplumlarda hayatta kalabilmek, faaliyetlerini sürdürebilmek ve üye tabanlarını korumak veya potansiyel sempatizanlarının sayısını artırmak, hem yönetimle hem de karşıt sosyal grup ve örgütlerle mücadele etmek ve yönetici elitlerin bir kısmının desteğini almak için ekonomik kaynaklara sahip olmaları gerekmektedir. Medya ve posta yoluyla mesajların dağıtılması, lobicilik ve yüz yüze ikna çalışmaları gibi faaliyetlerin çoğu maddi kaynaklara dayanmaktadır. Dolayısıyla, toplumsal hareket örgütleri bu kaynakları, üyelerden ve destekçilerden etkin bir biçimde toplayarak ve onlardan en iyi şekilde yararlanarak amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Toplumsal hareket örgütleri lobicilik, yayıncılık ve üye kazanma amacıyla farklı miktarda kaynak kullanırlar. Özel mülkiyeti reddeden Marksist hareketler bile faaliyetlerini finanse edebilmek için maddi kaynaklara ve onları etkin biçimde ihtiyaç duyarlar.
Demokratik Toplumlar Açısından Toplumsal Hareketler:
     İleri ya da az demokratik sistemlerde yaşayıp yaşamadığına bakmaksızın, toplumsal hareketlerin dayandığı desteğin büyüklüğü önemlidir. Çünkü demokraside sayısal ağırlık da önemlidir ve özellikle seçimlerde verilen oylar sonucunda, kimlerin yönetime geleceği belirlenmektedir. Demokratik bir siyasi sistemde, toplumsal hareketler kamuoyunu etkilemek ve elit grupların desteğini kazanmak için de kaynaklara ihtiyaç duyarlar. Bu kaynaklar insan emeği, zaman, para, araçlar, örgütlenme becerileri, duygu havuzu ve kültürden oluşur. Bu kaynaklar toplumsal hareket faaliyetlerinin her aşamasında başka bir öneme sahiptir. Örneğin, seçimlere katılan küçük çaplı radikal bir parti maddi kaynaklar bulamayınca propagandanın büyük kısmını gönüllü emeği ile yaptırırken, daha geniş tabanlı hareketler aynı işleri ücret karşılığı dışarıdan elemanlara yaptırmaktadır.
     Toplumsal hareketin faaliyet düzeyleri üç aşamada kavramsallaştırılabilir: (1) harekete geçme, (2) sürdürme ve (3) amaca ulaşma. Demokratik toplum açısından harekete geçme aşaması kritik bir aşamadır. Bu aşamada kritik bir grubu hareketi başlatmaya ikna etmekte başarılı olan grupların topluma ulaşma imkanları vardır ama daha ilk aşamada sorunlar yaşayan grupların bu imkanları daha azdır. Hareketin sürdürülmesi sürecinde sonuç geciktikçe kaynak toplama daha da zorlaşmaktadır. Kaynakların toplanması ve onların etkin biçimde kullanılması ihtiyacı yüzünden modern toplumda sosyal hareketlerde ideolog liderlerin yerini giderek uzmanlar almaya başlamıştır.





Toplumsal Hareketler ve İletişim Araçları

     Kitle iletişim araçlarının toplumsal gerçekliğin inşasında çok önemli bir rol oynadığı ve medyanın anlamların ve mesajların inşa edilip paylaşıldığı ve tartışıldığı önemli bir sembolik alan oluşturduğu bilinmektedir. Toplumda birçok grup, kurumlar ve diğer aktörler mesajlar ve simgelerin anlamı ve biçimi konusunda mücadele ederler. Bu süreçte biletişim araçları bir yandan bu ideolojik ve kültürel tartışmaların bir aracı ve platformu olurken diğer yandan bu tartışmaların bir yaratıcısı da olabilir. Farklı araştırmacılar, medyanın bu konumunu “imaj yaratıcı endüstri” ve “ikincil söylem geliştirici” gibi kavramlarla ifade etmişlerdir.



     Kişi grup ve kurumların ilk geliştirdiği söylemler medya aracılığıyla topluma sunulurken biraz daha farklı bir biçim kazanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, modern toplum büyük ölçüde kitle toplumu olduğu için mesajlar topluma doğrulan ulaşmayıp medya süzgecinden geçmektedir. Eğer medya olayları ve mesajları yansıtan bir ayna gibi düşünülecek olursa, bir nesnenin kendisi hiçbir zaman bu aynada yansıdığı gibi olmayacaktır. Bireysel, grupsal, ideolojik ve dinsel söylemler için bu durum geçerli olduğu gibi, siyaset için de medyanın bir yandan kamuoyunu yansıtması, bir yandan da kamuoyunu oluşturmasına paralel olarak güç ve çıkar mücadelelerine imkan vermesi dolayısıyla modern siyaseti tanımlamak için “medyalı (aracılı) siyaset” kavramı ortaya atılmıştır.
     Toplumsal hareketlerin başarı şansında, kitlesel medyanın yaşamsal bir rol oynadığı konusu artık şüphe götürmeyen bir konudur. Çünkü birçok grup ve aktör arasındaki mesajların dağıtımına aracılık eden kitle iletişim araçları, toplumda ortaya konan iddialardan veya mesajlardan bazılarını destekleyip bazılarını dışlayarak toplumsal hareketler açısından oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Medya mensupları tarafsız ve objektif olmaya çalıştıkları zamanlarda bile bunu tam olarak gerçekleştirmeleri zordur.

Medyanın Toplumsal Hareketleri İlgilendiren İşlevleri
Bilgilendirme İşlevi: Modern medya, daha önce bireyler tarafından icra edilen bilgilendirme, yorumlama, eğlendirme ve harekete geçirme gibi işlevleri yerine getirmeye başlamıştır. Bunlar arasında bilgilendirme işlevi özellikle önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan örneğin bir çevre felaketi, kaza veya sarsıcı bir haksız durumun medyada haber verilmesi, bir sorunlu durumdan şikayetlerin yayılmasına hizmet edebilir. Bir konuda ülkenin hatta dünyanın herhangi bir yerinde yapılan protestolar hakkında kitle iletişim araçları vasıtasıyla diğer yerlerdeki insanlar da haberdar olurlar. Bu bilgilendirme sayesinde insanların o konu hakkında fikir sahibi olmasına yardımcı olunur.
     Özetle, medyanın bilgilendirme işlevi hem toplumsal hareketlerin rahatsızlık duyduğu konulardan haberdar olmalarına, kızgınlıklarının yayılmasına ve kamuoyunun hareket faaliyetleri hakkında bilgilendirilmesine hizmet eder.
Propaganda İşlevi: Kitle iletişim araçları, istedikleri ve savundukları dolayısıyla bir toplumsal harekete yönelik olumlu veya olumsuz tutum benimseyebilmektedir. Bu yanlı tutum, bazı araştırmacılar tarafından siyasi fırsatların bir parçası olarak da görülmüştür. Bazı araştırmacılar ise medyanın hareketlerden görece bağımsız olması dolayısıyla, bir hareketin medyada kendisini tam anlatabilmesi sayesinde “medya fırsat yapısı”ndan söz etmenin daha doğru olacağını savunmuştur. Diğer bazı araştırmacılar ise medyada bir toplumsal hareketin yer almasını hareketin yararlanabileceği kaynaklardan biri olarak görmüşlerdir. Diğer bir deyişle, hareket faaliyetlerine ve söylemlerine medyada yer verilmesi, para ve gönüllü eleman gibi toplumsal hareketlerin kullanabileceği kaynaklardan sayılmıştır. Medyanın ideolojik yaklaşımı ve örgütsel yapısı da hareketlerin söylemlerini yayma şansını etkilemektedir.
Bağlantı İşlevi: Kitle iletişim araçları birbirinden habersiz ve uzaktaki insanları farkında olmadan veya kasıtlı olarak birbirine bağlayabilmektedir. Medyanın şikayet konusu olan konuları gündeme taşıması ve bir yerdeki toplumsal hareket faaliyetlerine yer vermesi aynı konuda benzer şikayetleri olan kişilerin bir inanç birliğine varması ve işbirliği yapması için bir altyapı oluşmasına yardımcı olabilir. Diğer taraftan, medyada olumsuz biçimde ele alına konular ve eylemler de o hareketin dağılmasına veya zayıflamasına yol açabilmektedir. Özellikle ulusal sınırların bağladığı ve aynı konuda faaliyet gösteren uluslararası oluşumlar, mesafe sorununu internet ve uydu teknolojisinin sağladığı iletişim araçlarıyla aşmaya çalışmaktadır. Küreselleşmenin yarattığı çarpıklıklar ve sorunlara karşı dünya çapında organize olan ve sınırsız serbest ticarete ve savaşlara karşı olma özellikleriyle ortaya çıkan Küresel Adalet Hareketi buna güzel bir örnek oluşturmaktadır. Bu hareket üyeleri kendi aralarında küresel düzeyde işbirliği yapmakta ve ortak eylemler organize etmektedir.
Örnek/Model İşlevi: Medya, modern toplumlarda protesto ve diğer toplumsal hareket faaliyetlerinin yaygınlaşmasına yardımcı olabilmektedir. Bir yerde başarılı olan bir eylem tarzı ve hareket yöntemi aynı konuda faaliyet gösteren potansiyel ve var olan grupların medyada yer alması, diğerlerini de bu konuda cesaretlendirebilir; teşvik edip örnek olabilir. Gandi’nin İngiliz işgaline direnişte sivil itaatsizlik yöntemini kullanması ve başarılı olması daha sonraki bir çok toplumsal harekete örnek olmuştur. Örneğin, Amerika’daki siyahi vatandaşların eşitlik taleplerini dillendiren Martin Luther King Jr. 1960’larda sivil itaatsizlik yöntemini etkili biçimde kullanmıştır. Ayrıca, Sivil Haklar Hareketi de daha sonraki hareketlere ilham kaynağı olmuştur.
Yönlendirme İşlevi: Medya anlam üretme ve iletme platformlarıdır. Kitle iletişim araçları toplumsal hareket üyelerini, sempatizanlarını yönlendirebildiği gibi hem toplumdan hem de elitlerden hareketin karşıtlarını aynı fikirde olmayan ve istenen konu hakkında bir değişim istemeyen grupları bir şeyler yapmaya yönlendirebilir. Bu yönlendirme kasıtlı olabileceği gibi, kasıtlı ve farkında olmadan yalnızca haber akış sisteminden kaynaklı bir etki de olabilir. Çünkü medya söylemleri toplumsal realitenin belli bir yönünü seçip ön plana çıkarabilmektedir. Medya toplum, siyasetçiler ve hareketler için olayları adeta bir mercekten süzülür gibi aksettirdiği için, yönlendirme işlevi çoğu zaman kaçınılmaz olmaktadır. Burada yönlendirmenin olumsuz etkilerinin sınırlı olması için gazetecilerin objektif gazetecilik standartlarına bağlılıkta titiz davranmaları gerekmektedir.

SONUÇ
     Toplumsal hareketler, örgüt dereceleri, büyüklükleri, seçtikleri stratejiler ve benzer ölçütler sayesinde fark gösterebilmektedir. Var olana alternatif bulan, günlük hayata yerleştirmeye çalışan birkaç ya da daha fazla karizmatik öncü sahneye çıkmaktadır. Sonuç olarak ya durum istendiği gibi sonuçlandığı veya en azından toplum tarafından önemli bir problem olduğu kabul edildiği için, ya ada diğer sorunlar baskın çıktığı için sosyal hareketlerin sonuçlanması uzun sürmektedir. Sosyal bir harekette en belirgin taraf, en başta formel olmayan açık organizasyon biçimlerinin egemen olmasıdır. Genellikle insanlar bir hareketin oluşumunun hemen ardından bir birlik ( dernek, vakıf vb.) oluşturmaya başlar. Sonra ki süreçte bunların üzerine geliştirilmiş yapılar ve biçimler oluşarak faaliyette bulunurken, insanların kafaları ve kalplerinde bu hareket kaybolmaktadır veya daha fazla etkisini sürdürmektedir.
     Toplumsal hareketler ve din ilişkisi oldukça karmaşık ve çok boyutludur çünkü din olgusu ister değişimi destekleyici ister değişime engel olan bir faktör olarak karşımıza çıksın her zaman önemli olmuştur. Öncelikle bir kültürel sistem olarak din, değişim unsuru olan toplumsal hareketlerin faaliyetlerine birçok açıdan destek olabilmektedir. Ancak, bazı durumlarda toplumsal hareketlere engel olabileceği de bir gerçektir. Özellikle Marksizm dinin bu yönüne vurgu yapmıştır. Sosyo-ekonomik altyapıyı yansıttığı düşünülen din toplumda statükoyu destekleyen ve değişime engel olan olgu olarak görülmüştür. Marksist perspektif dışındaki araştırmalar bu gerçeğe işaret ederek dinin tutucu bir faktör olarak ortaya çıkabileceğini ortaya koymuşlardır.
     Din toplumsal hareketlerin istedikleri sosyal değişmeye engel olan bir faktör olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Özellikle yerleşik elitlerle din arasında sıkı bir bağ olduğu durumlarda dinin, statükoyu meşrulaştırıcı ve değişim isteklerini de Tanrı’nın iradesine ve ahlaka ters olaylar gibi göstermesi mümkündür. Dolayısıyla, din ve toplumsal hareketler günümüz toplumlarının iki önemli olgusu olarak hem olumlu hem de olumsuz biçimde birbiriyle yakından ilgilidir.